Her dönemin bir Tosuncuk’u, bir banker skandalı, bir saadet zinciri, bir “güvenilir fon” hikâyesi çıkıyor. İsimler değişiyor ama kandırılma biçimi değişmiyor.
Çünkü biz hâlâ araştırmadan inanmayı, denetlemeden para vermeyi, sorgulamadan hayranlık duymayı seviyoruz. Birisi pahalı arabaya bindi mi, birkaç ünlüyle fotoğraf paylaştı mı, sosyal medyada “çok kazandım” dedi mi; akıl devreden çıkıyor. İnsanlar birikimlerini teslim ederken tek bir soru sormuyor: “Bu para nereye gidiyor, kim denetliyor?”
Sonra para buharlaşınca herkes şaşırıyor.
Şaşırmayın. Kolay para vaadine inanan, zor sorular sormayan toplum her defasında aynı tuzağa düşer.
Üstelik bu akıl tutulması yalnızca parayla ilgili değil. Ruh sağlığında da başka bir vurgun düzeni kurulmuş durumda. İnsanlar psikoloğa gitmek yerine kendini “şifacı” ilan edenlerin, astrologların, sosyal medya gurularının, aile dizimi adı altında travma kurcalayanların peşine düşüyor.
“Enerjin kapalı.”
“Geçmiş yaşamın seni engelliyor.”
“Soyundan gelen yükleri temizliyorum.”
“Evrene sipariş ver.”
Bilimsel karşılığı olmayan bu cümleler, çaresiz insana umut diye satılıyor. İnsanlar da ruhlarını, sırlarını ve paralarını bu kişilere bırakıyor. Sonra neden iyileşemediklerini soruyorlar.
Çünkü iyileşmek, hoşuna giden sözü duymak değildir. İyileşmek emek ister; yüzleşme ister; bilimsel ve etik bir destek ister. Mucize vaat eden herkesin peşinden gitmek ise yalnızca yeni bir bağımlılık yaratır.
Günümüz filozoflarından Byung-Chul Han, çağımız insanının baskıyı artık dışarıdan değil, kendi içinden yaşadığını söyler. Daha başarılı, daha mutlu, daha güzel, daha “yüksek enerjili” olma zorunluluğu altında ezilen insan; çareyi de hızla, sorgulamadan ve satın alarak arıyor. Bu yüzden şifa değil, şifa görüntüsü pazarlanıyor.
Zygmunt Bauman’ın “akışkan hayat” dediği bu çağda insanlar sağlam bilgiye, güvenilir kuruma ve uzun soluklu emeğe tahammül edemiyor. Herkes hızlı sonuç istiyor: Hızlı para, hızlı mutluluk, hızlı aşk, hızlı iyileşme… İşte sahtekârların en sevdiği zemin de budur.
Fonlarda para kaybedenle sahte şifacılara servet döken insanın düştüğü tuzak aslında aynı:
Kolay olanın doğru olduğuna inanmak.
Bu ülkede yalnızca finansal okuryazarlık değil, ruhsal okuryazarlık da şarttır. İnsanlara kimin uzman, kimin istismarcı olduğunu öğretmezsek; daha çok para kaybederiz, daha çok ruh kaybederiz.
Ve asıl büyük kriz, bir gün hesaplarda değil, insanların zihninde patlar.













