Bazı tarihler vardır ki takvim yapraklarından süzülüp bir halkın kalbine paslı bir çivi gibi saplanır. 6 Şubat, vaktin sustuğu, göğün yere ağır geldiği ve toprağın kendi evlatlarını soğuk bir sessizliğe hapsettiği o meşum andır. Saatler tam 04.17’yi gösterdiğinde, zaman sadece durmadı; bir daha onarılamayacak şekilde ortasından ikiye kırıldı.
Toprağın Sessiz Ağıtı
O sabah rüzgar esmiyordu, adeta bir devin uyanışı gibi sarsıldı kadim topraklar. Binlerce yıllık medeniyetlerin nefesi olan şehirler, birer birer karanlığa gömüldü. Betonun soğukluğuyla harmanlanan kar kokusu, umudun üzerine çekilen gri bir kefen gibiydi. Gökyüzü, yerin altında can çekişen hayalleri seyreden dilsiz bir şahide dönüştü. Kim bilir kaç çocuk uykusunda bir masalın en güzel yerindeydi ve kim bilir kaç anne, evladının üzerine örttüğü yorganın son vedası olduğunu bilmeden gözlerini kapamıştı.
Taşın Utancı, İnsanın Sancısı
Enkaz yığınları arasında yükselen sadece toz değil, insan ruhunun derin sarsıntısıydı. Taşlar konuşsa, üzerlerine yüklenen sahteliği ve hırsı bir bir kusacaktı belki de. İnsan eliyle kurulan sırça köşklerin, doğanın tek bir nefesiyle nasıl tuzla buz olduğunu gördük. O devasa yıkıntılar, aslında içimizdeki kibrin ve vurdumduymazlığın dökülen kalıntılarıydı. Yıldızlar o gece sönüktü; çünkü yeryüzünde yanan tek ışık, bir beton bloğunun arasından uzanan titrek bir elin yaşama tutunma çabasıydı.
Küllerinden Sızan Hüzün
Bugün o topraklar üzerinde yürürken, her adımımızda bir hatıranın sızısını hissederiz. 6 Şubat, sadece bir afet değil; bir toplumun ortak kaderinde açılan, hiçbir zaman tam kapanmayacak olan bir yaradır. Bizler artık o tarihten sonra hep biraz eksiğiz, hep biraz yarım.
Lakin bu büyük yasın içinde bir gerçek saklıdır: Toprak altındaki canlarımıza borcumuz, yas tutmak kadar, o toprağın üzerinde bir daha hiçbir hayalin yıkılmayacağı bir dünya inşa etmektir. Zira hakiki bir veda, ancak gidenin bıraktığı yerden daha onurlu ve sarsılmaz bir hayat kurmakla mümkündür.












