Toplum, vicdanını küçük iyiliklerle beslediğini sanan hasta bir bedene benziyor. Günahlar derinde, ağır ve sessiz ilerlerken; yüzeyde birkaç iyilikle nabız tutuluyor.
Herkes “iyi” görünmenin telaşında, kimse “doğru” kalmanın yükünü taşımak istemiyor.
Küçük iyilikler, bugün çoğu insan için bir af belgesi gibi kullanılıyor. Bir dilim merhamet, bir parça yardım, bir anlık nezaket… Ardından gelen büyük haksızlıklar sanki bu kırıntılarla örtülebilecekmiş gibi. Oysa vicdan, üstü örtülerek susturulan bir yara değildir; bastırıldıkça iltihaplanır.
İnsanlar aynaya bakarken yaptıkları kötülükleri değil, araya sıkıştırdıkları iyilikleri hatırlıyor. Kendilerine anlattıkları hikâye hep aynı: “Ben o kadar da kötü biri değilim.” İşte en büyük çürüme tam da burada başlıyor. Çünkü insan, kendini akladığı yerde başkasını karartmaktan çekinmiyor.
Bu düzen, iyiliği kirletiyor.
İyilik artık sessiz bir erdem değil; yüksek sesle sergilenen bir vitrin süsü. Günahlar arka odada büyürken, küçük iyilikler öne sürülüp alkış bekliyor. Toplum da bu oyuna ortak oluyor; çünkü gerçeği görmek, yüzleşmekten daha zor.
Asıl trajedi şudur: Büyük günahlar alışkanlığa, küçük iyilikler vicdan ilacına dönüşmüş durumda. Oysa gerçek iyilik, önce zarar vermemekte gizlidir. Başkasının canını yakan bir elin uzattığı yardım, şefkat değil; sadece gecikmiş bir itiraftır.
Ve belki de en ağır günah, şudur: Küçük iyiliklerle rahatlayan bir vicdanın, büyük kötülüklerle yaşamaya devam edebilmesi.












