İnsanı kendi hayatının figüranı olmaktan çıkarıp başrolü haline geçiren şey, zamana müdahale etme cüretidir. Umut dediğimiz şey de bu cüretin zihindeki karşılığı zaten. İnsan zamanın akışına bir irade koyamadığında, baktığı aynadaki yüze de yabancılaşır.
”Gün olur devran döner” lafını çaresizlerin sığındığı ucuz bir teselli sanırlar; bence aksine, varlığın o durdurulamaz akışına atılmış sert bir çentiktir, dik bir karşılıktır. Hiçbir yıkımın, hiçbir adaletsizliğin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmek… Yıkılmaz sandığımız nelerin yıkıldığını hem tarih hem kendi hayatımız defalarca gösterdi. İnsan bu akışkanlığı kavradığı an enkazın altında kalmaktan kurtuluyor; o döküntülerden kendine yeni bir gerçeklik yaratmayı başarıyor.
Her sabahı yeni bir imkân saymak pasif bir kadercilik değil, bilakis inatçı bir yaşama arzusu. Zifiri karanlıkta bile doğanın o şaşmaz temposuna tutunup kendi dengeni sil baştan kurabiliyorsun. Karanlığı kabul etmek teslim olmak demek değil; dönüşmenin ilk şartı. Yenilgiyi kabullenmek yerine ihtimallere dayanmak ve o adımları cesaretle atmak gerekiyor. Belirsizliği bir felaket değil de özgürleşeceğin bir alan gibi gördüğünde, zihni felç eden o korku kendiliğinden siliniyor.
Umut; ellerini kavuşturup beklemek ya da içi boş bir iyimserlik hiç değil. Keder ve belirsizlik karşısında zihnin aldığı en şuurlu, en radikal tutum. Bu karar seni izleyici olmaktan çıkarıp eyleyen, değiştiren asıl güce dönüştürüyor. İnsanın elinden bu kararı aldığınızda ise geriye sadece rüzgârda sürüklenen gölgeler kalıyor.
İnsan ne zaman kendi hayatının dışına düşer biliyor musun? Zaman akıp giderken kenarda sadece izleyici kaldığını fark ettiğin o an. Müdahale edemiyorsun, gidişat elinden kayıyor ve bir nesneye dönüşüyorsun. O esnada zihnin tutunacak tek bir dalı kalıyor: Yarın fikri. Onu da çektin mi elinden, geriye bastığı toprağı bile hissedemeyen bir gölge kalıyor sadece. Ne yaptığının bir önemi kalmıyor, kendi attığın adıma bile yabancılaşıyorsun.
” İnsanı kriz anlarında ayakta tutan tek şey belki de bu. Tarihe bakalım, dönüp bir de kendi hayatlarımıza bakakalım “asla değişmez, asla düzelmez” dediğimiz şeyler tek tek yıkılıp gitmedi mi? Zamanın bu kırılganlığını fark edince, o enkazın altından bir şekilde sıyrılıp yenisini kurabiliyor insan.
Her sabah uyanmayı bir ihtimal saymak öyle uysal bir kadercilik falan da değil üstelik. Bayağı yaşama hırsı. En zifiri karanlıkta bile o ritme tutunup eylem gücünü toplamak demek. Karanlığı kabullenmek teslim olmak değil ki; dönüşümün başladığı yeri görmek demek. Yenilgiye sığınmak yerine ihtimallere oynamak…
Bu sadece kendi iç huzurunu koruma çabası da sayılmaz. Bayağı etik bir duruş. Kendi geleceğin üzerinde hak iddia ettiğinde, etrafındaki anlamsızlığa da bir “dur” demiş oluyorsun. Belirsizlik bir felaket değil; felç eden o korkuyu sıyırıp atabilirsen, koskoca bir özgürlük alanı aslında.
Umut kelimesinin içini çok boşalttılar. Öyle pasif bir bekleme odası ya da pembe hayaller kurmaktan bahsetmiyorum. Umut; zihnin belirsizlik karşısında alabileceği en şuurlu, en radikal karar. Seni savrulan bir karaltı olmaktan çıkarıp eyleyen bir güce dönüştüren şey o. Bu kararı alma yetisini kaybettiğin an, geriye sadece sürüklenen silik bir gölgen kalıyor.












