Sessizlik, derine batan o ilk sızı. Ağzımda söylenmemiş sözlerin pası kaldı. Olsun. Ben çekip gitmeyi bir duruş sanırdım, meğer insanın kendi kalabalığından kaçmasıymış.
Bir masanın kenarında bekleyen eski bir anahtar gibi, dönüyor sessizce kırgınlıkların kilidi; ve dökülüyor ortaya gizlenen o yalanın rengi. Tahammülüm yok o ince, kurnaz tavırlara; sırf onlarla aynı hizada durmamak için, kendi içimin tenhalığına çekiliyorum.
Sonra akşam oluyor, o malum soru: “Neden susar ki haklıyken insan?” Ama biliyorum, Gordion’un kılıcı bir söylenceydi ancak, kendi içimizdeki düğümler öyle tek hamlede kopmaz. Birbirine dolaşmış eski bir öfke, bir unutma gayreti; kimi tutsan elinde kalıyor, kimi silsen canın yanıyor.
Dışarıda her şey net, sınırları belli çizginin. Neye ‘hayır’ diyeceğimi iyi biliyorum orada. Ama içime dönünce başlıyor o dumanlı, ikircikli hava; neden böyle yaptığımı açıklayamam belki, kararımın gölgesi kendine sığınır.
Eksiklik değil bu, bir yaşama biçimi. İnsan kendini bir bilmece gibi çözmek zorunda değilmiş. Cevabını bulamadığın sorularla aynı odada huzurla uyuyabilmekmiş olgunluk.
Şimdi biliyorum: Nedenini her zaman anlatamam belki kendime, ama nerede eğilmeyeceğini bilir insan boynu. Çözülmeyen bir düğümle de yürünür bu yol, bükülmeden, kendi yükünü omuzlayarak.
İnsanın kendi varoluşuna dışarıdan verilmiş hazır kılıfları reddedip, neyse o olmayı göze alması; belirsizliğin ortasında kendi hakikatini inşa etme cesaretidir.
Varoluş, her an çözülmesi gereken bir denklem değil; nedeni her zaman açıklanamayan ama sorumluluğu bütünüyle üstlenilen özgür bir seçimler silsilesidir.
Dış dünyadaki yalanın, riyanın ve sığ kalabalıkların önünde eğilmeyip kendi tenhalığına çekilmek; bir kaçıştan ziyade, özünü başkalarının yargılarına feda etmeme iradesidir.
İçimizdeki o dolambaçlı düğümleri, geçmişin kırgınlıklarını ya da anlık çelişkileri tek bir hamlede koparıp atamasak da, o cevapsız sorularla aynı gökyüzünün altında yaşamayı öğrenmek olgunluğun kendisidir.
Nedenini her zaman kurgulayamadığımız kararlarımızın arkasında durmak ve eğilmeyen bir omurgayla kendi yükümüzü omuzlamak; bu dünyada kendi varlığımıza verebileceğimiz en dürüst, en sahici yanıttır.
İnsanın kendine biçilen o hazır gömlekleri çıkarıp, aynada gördüğü kişiyle baş başa kalması kolay değil. Başkalarının verdiği isimlerden, öğrettiği doğrulardan sıyrıldığında geriye ne kaldığını herkes bilmek istemez.
Bazen insan, kendine bile açıklayamadığı bir yerde durur; soluklanır, yine de orası onun durağıdır.
Varoluş dediğimiz şey, sonuna kadar çözülmesi gereken bir bilmece değil belki. Bazı kararların nedeni zihnin karanlık bir yerinde kalır. İnsan yürür; neden o yola saptığını her zaman bilmeden. Fakat attığı adımın ağırlığını başkasının omzuna bırakmadan.
Dışarıda yükselen sesler, insanı kendinden uzaklaştırmak için yeterince kalabalıktır. Yalanın, riyanın ve birbirine benzeyen yüzlerin arasında insan bazen yalnızca susarak kendine yaklaşır. Kendi tenhalığına çekilmek her zaman kaçmak değildir; kimi zaman insanın kendini başkalarının ölçüsünden kurtarmasıdır.
İçimizde yıllardır birbirine dolanan düğümler var. Bazısını çözmeye elimiz varmaz, bazısını çözerken başka bir yerimiz acır. Geçmiş, kapısını kapatıp çıktığımız bir oda değil; bazen gecenin bir yerinde yeniden ışığı yanan bir evdir. Onunla yaşamayı öğrenmek, onu bütünüyle susturmak anlamına gelmez.
İnsan bütün cevaplarını bulmadan da yoluna devam edebilir. Kendine dair her şeyi açıklayamamak bir kusur değildir. Bazı sorular insanın içinde kalır; zamanla cevap olmaktan çıkar, insanın yürüyüşüne karışır.
Ve belki sahicilik tam da burada başlar: Ne olduğumuzu başkalarına anlatabildiğimiz yerde değil, kendimize bile açıklayamadığımız yanlarımızdan kaçmadığımız yerde.
İnsan kendi yükünü başkasına devretmeden taşıyabiliyorsa, boynunu eğmiyorsa artık neden böyle olduğunu anlatmak zorunda değildir.












