Tarih boyunca insanın benmerkezciliği ve kibri onun doğa ve diğer canlılarla ilişkisinde belirleyici olmuştur.
Zirvede durup aşağıya bakmak, insana her zaman yalancı bir tanrılık hissi verir. Oysa ufuk çizgisini dolduran devasa okyanuslar, çağlardır ayakta duran heybetli dağlar ve gökyüzünü kaplayan yıldız denizinin yanında insan, aslında yalnızca geçici bir ayrıntıdır.
Buna rağmen insanlık, gelmiş geçmiş tüm zamanlarda kendisini varlığın tek ve mutlak merkezine yerleştirmiştir. Kendimizi “eşrefi mahlukat” yani yaratılmışların en üstünü ilan ederek, evrenin kalanını kendi rahatımız için tasarlanmış bir alandan ibaret gördük. Bu sarsılmaz sanı, ne yazık ki doğayla kurduğumuz bağı bütünüyle kopardı.
Kendi çıkarımızı her şeyin üzerinde tutan bu yaklaşım, bizi dünyayı paylaştığımız diğer tüm mucizevi canlıların yaşam alanlarını işgal etmeye sürükledi. Yok olan ormanlar, kirletilen su kaynakları ve betonla örtülen topraklar yüzünden sayısız türün nefes alma alanını kısıtladık, sayısız türün yok olmasına neden olduk. Doğanın dengesini bozarken, aslında bizim de parçası olduğumuz bu sisteme zarar vererek, kendi varlığımızı da tehlikeye attığımızı fark edemedik.
Oysa gözümüzü kendi gölgemizden çekip evrenin büyüklüğüne çevirebilsek, gerçeğin soğukluğu ile yüzleşiriz. Dünya bizim değil, en az bizim kadar dünyayı paylaştığımız diğer canlıların da yaşam hakkı var.
Dünya bizim etrafımızda dönmüyor. Evrendeki yerimizin bir kum tanesi kadar küçük olduğunu kabullenmek; insanı küçültmez, aksine kibrin getirdiği o yıkıcı ağırlıktan kurtarır. Gerçek erdem; doğanın hâkimi değil, onun diğer canlılarla eşit ve eşsiz bir parçası olduğumuzu kabul etmekle başlar.
Doğanın hâkimi olmak yerine onun sessiz, mütevazı ve eşit bir parçası olduğumuz bilinci hem ekolojik farkındalık hem de içsel bir yüzleşme açısından vazgeçilmez bir zorunluluktur.
İnsan merkezci (antroposantrik) bakış açısının getirdiği kibir doğa üzerinde yıkıcı etkiler oluşturmaktadır.
Kendini evrenin merkezinde değil, devasa bir bütünün küçük ama eşit bir parçası olarak kabullenmek insanı değerli kılar. Kibrin getirdiği yıkıcı yükten özgürleştirir.
Doğaya tahakküm etmek yerine onunla mütevazı ve eşit bir uyum içinde yaşamak hem gezegenin hem de insanın kendi varlığını sürdürebilmesi için kaçınılmaz bir gerçektir.
Şunu bilmeliyiz ki toprakla beslenen bedenlerimiz, gökyüzü sayesinde aldığımız nefesimiz, coşkulu nehirleri sayesinde içtiğimiz suyumuz ile bu kadim döngünün, hayat zincirinin yalnızca kırılgan bir halkasıyız. Ağacın köküne, güneşin ışıltısına, gecenin karanlığına borçlu olduğumuz bu hayat; hükmetmeye çalıştıkça değil, usulca dâhil olduğumuzun ekolojik ve ontolojik farkındalık sayesinde gerçek anlamını kazanır. Belki de asıl özgürlük, evrenin o muazzam bütünlüğünde kendi küçüklüğümüzü kabullenmek ve doğanın kalbinde belli belirsiz bir iz bırakıp gideceğimizin farkında olmaktır.













