Güncel Kadın’ın 15. Yılında, Sözü Kimin Söylediğine Dair…
Tarih, insanlığın hafızası olarak tanımlanır. Oysa hafıza, hatırlananlar kadar unutulanlarla da şekillenir. Yüzyıllar boyunca kralların savaşlarını ve fetihlerini, filozofların sonsuzlukta kaybolan düşüncelerini, imparatorların kahramanlık dolu zaferlerini kaydeden aynı tarih, kadınların sesini çoğunlukla satır aralarında saklar.
Kadın, anlatıların öznesi olarak değil, bir başkasının hikâyesindeki bir figür olarak varlığını sürdürür. Kadın Tanrıçadır, ilham perisidir, annedir, sevgilidir ama kimi zaman ve hatta çoğunlukla tüm felaketlerin sorumlusudur.
Peki kadın, kendi hikâyesini ne zaman anlatmaya başladı sorusu bizi tarihin tozlu sayfalarına geri götürür.
Bu durumda tarih, yaşananların kaydı mıdır, yoksa kaydedilmeye değer görülenlerin seçilmiş hikayesi mi?
Antik Yunan’ın mitolojik evreninde kadın, çelişkilerle örülü, bambaşka bir varlıktır. Bilgeliğin tanrıçası Athena’dır ama bilgeliğin felsefi tarihi çoğunlukla erkeklerin isimlerinin üzerine yazılmıştır. Yaşamın kaynağı Gaia’dır ama yaşamın nasıl düzenleneceğinin kararı erkeklerin elindedir. Pandora ise insanlığın felaketlerinden sorumlu tutulmuştur; onun aracılığıyla kötülüklerin insanlığın yaşamına girdiği anlatılır. Böylece insanlığın başına gelen felaketlerin tüm sorumluluğu mitolojik anlatılardaki bir kadın figüre yüklenir.
Ama ne tuhaftır ki mitolojinin kadınları tanrısal güçlerle donatılırken, gerçek dünyanın kadınları kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmak için yüzyıllarca mücadele etmek zorunda kalmıştır. Gerçi bir Tanrıça olmak bile Zeus’un ya da Poseidon’un gazabından kurtulmak için yeterli olmamıştır.
Ancak bu çelişki sadece mitolojiye özgü değildir. Felsefe tarihinde de buna benzer korkunç bir sessizlik vardır.
Sokrates’in, Platon’un, Aristoteles’in ve daha birçok erkek filozofun düşünceleri yüzyıllar boyunca tartışılmış, yorumlanmış ve yeniden üretilmiştir. Peki aynı çağlarda yaşamış kadın düşünürlerin kaç tanesi insanlığın ortak hafızasında kendisine yer bulabilmiştir?
Diotima’nın düşünceleri Platon’un Şölen diyaloğunda Sokrates’in anlatımıyla günümüze ulaşır. Hypatia’nın adı ise yalnızca felsefesiyle değil, bir kadın olarak uğradığı şiddetle de hatırlanır.
Kadınların düşünce tarihindeki varlığı bütünüyle silinmemiştir belki de fakat çoğu zaman onların düşüncelerinden çok, başlarına gelen olaylar anlatılmıştır.
Bir kadının ne düşündüğü değil, nasıl yaşadığı, kiminle evlendiği, kimi sevdiği veya nasıl öldüğü konuşulmuştur.
Sanki bir kadının düşüncesi, ancak onun yaşam öyküsünün karanlık gölgesinde var olabilirmiş gibi…
Oysa düşünmek, insanın kendi varoluşuna yönelttiği en köklü itirazlardan biridir. Ona sunulan dünyayı olduğu gibi kabul etmemek, alışılmışı sorgulamak ve gerektiğinde başka türlü bir yaşamın mümkün olduğunu gözlemleyebilmek ve söyleyebilmektir.
İşte bu nedenle bir kadının düşünmesi, yalnızca entelektüel bir faaliyet değildir, aynı zamanda kendi varoluşunun öznesi olma iradesinin zorlu çabasıdır.
Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet adlı eserinde kadının tarihsel olarak nasıl “Öteki” konumuna yerleştirildiğinden bahseder. Erkek, insanın evrensel ölçüsü olarak kabul edilmiş, kadın ise onun karşısında tanımlanan bir varlığa dönüşmüştür.
Bu bakış açısıyla kadın, varlığıyla bir özne olmaktan çok, bir diğerine göre anlam kazanmaktadır.
Ancak insan, sadece kendisini tanımlayan kavramlardan ibaret olabilir mi?
Ve işte kadın da yalnızca kendisine biçilen rollerin toplamı değildir. Annelik, eşlik, güzellik, fedakârlık veya zarafet kadının varoluşunun mümkün ifadeleri olarak ele alınabilir; fakat bunların hiçbiri tek başına onun kimliğini belirleyemez.
Dahası, kadını özgürleştirmek adına onu sürekli güçlü, cesur, fedakâr ve kusursuz olmaya çağırmak da günümüzde kadının karşısına yeni ve aşılması güç engeller çıkarmaktadır.
Oysa bir kadının her zaman güçlü olması gerekmez. Her mücadeleyi kazanması, her acıyı aşması, herkese örnek olması falan da gerekmez.
Çünkü burada bahsettiğimiz özgürlük kavramı, bir insan olma hakkı olarak, sadece insanın yüceltilme hakkı değil, eksiklikleriyle, çelişkileriyle ve bazen de gözyaşlarıyla var olabilme hakkıdır.
Her kadın, bir sembol olmadan da değerlidir.
Hatta bir kahraman olmadan da…
Ve belki de en önemlisi, bir başkasının onayına hiç ihtiyaç duymadan da…
Virginia Woolf, “Kendine Ait Bir Oda” adlı eserinde, kadının yazabilmesi için maddi bağımsızlığa ve kendisine ait bir alana ihtiyaç duyduğunu vurgular. Bu düşünce sadece edebiyatın değil, özgürlüğün de temel sorunlarından birini bizlere gösterir.
Çünkü düşüncenin var olabilmesi için tek başına düşünebilen bir zihin yetmez; o düşüncenin ifade edilebileceği bir alan da gerekmektedir.
Söylenemeyen bir düşünce, kamusal bir varlık kazanmakta güçlük çeker.
Buna karşılık yazı ise düşüncenin zamana karşı geliştirdiği en büyük güçlerden biridir.
Ve bir kadın yazı yazdığında ifade ettiği şey yalnızca kendi düşünceleri değildir. Kendisinden önce konuşma fırsatı bulamamış kadınların sessizliğiyle de kendisinden sonra gelecek olan kuşakların kadınlarının sorunlarıyla da dolaylı olarak ve belki de farkında olmaksızın bir ilişki kurar.
Bu yüzden kadınların yazdığı, tartıştığı, eleştirdiği ve birbirinden farklı düşünceler üretebildiği alanlar sadece yayın alanları değildir. Aynı zamanda düşünsel çoğulluğun ve toplumsal hafızanın oluştuğu yerlerdir.
Bu nedenle bugün Güncel Kadın’ın on beşinci yılını kutlarken, bu süreyi yalnızca takvim yapraklarıyla ölçmek de yeterli değildir.
On beş yıl boyunca burada yayımlanan her yazı, sorulan her soru, savunulan veya eleştirilen her bir düşünce, kadınların kendilerine ait sözleriyle kamusal alanda var olabilmelerinin bir parçasıdır.
Hatta kadınların aynı düşünce yapısında olmaları da gerekmez.
Bir kadının özgürlüğünü savunmak, bütün kadınların aynı doğrulara inanması demek değildir. Tam aksine, birbirinden farklı düşüncelerin, yaşam biçimlerinin ve tercihlerinin var olabilmesini kabul etmek demektir.
Gerçek düşünsel özgürlük, yalnızca birbiriyle aynı fikirde olanların konuşabildiği yerde değil, farklı seslerin de kendilerine alan bulabildiği bir yerde başlar.
Bu nedenle Güncel Kadın’ın on beş yıllık serüvenine sadece kadınlara ayrılmış bir yayın alanının sürekliliği olarak değil, kadınların düşünsel varlığının görünürlüğüne sunulan büyük bir katkı olarak da bakabiliriz.
Çünkü kadınların yalnızca anlatılmaya değil, anlatmaya da ihtiyacı vardır.
Yalnızca görülmeye değil, görmeye…
Yalnızca dinlenmeye değil, sorular sormaya…
Ve gerektiğinde kendisine sunulan cevapları reddetmeye…
Tarih boyunca kadınlar hakkında sayısız şey söylendi. Ne olmaları gerektiği, nasıl yaşamaları gerektiği, neyi arzulayıp neyden vazgeçmeleri gerektiği anlatıldı.
Belki de artık bu soruyu tersine çevirmenin zamanıdır:
Kadın hakkında ne söylenmesi gerektiğini değil, kadının ne söylemek istediğini gerçekten merak ediyor muyuz?
İşte Güncel Kadın’ın on beşinci yılında benim için anlamlı olan da tam olarak bu sorudur.
Çünkü on beş yıl, insanlık tarihinin içinde küçük bir zaman dilimi gibi görünebilir. Fakat bir düşüncenin kendisine yer bulması, bir sesin duyulması ve bir sözün geleceğe yadigâr kalması için açılan her bir alan değerlidir.
Kadın, tarihin dipnotu değildir.
Çoğunlukla kendi hikâyesini başkalarının kaleminden okumak zorunda kalandır.
Oysa kalemini elinde tutan her kadın için belki de tarihin değiştiği yer, tam olarak işte burasıdır.













