Bizim evde herhangi bir mutlu olayın kutlanması hep aynı nida ile olurdu: “Yaşasın Cumhuriyet!” Bu, yalnızca bir bayram sözü değildi; sevinci, umudu ve birlikte daha iyiye doğru yürüme inancını anlatan bir aile geleneğiydi.
Cumhuriyet’in Türkiye’ye neler kattığını belki annelerimiz ve anneannelerimiz bizden daha derinden biliyordu. Çünkü onlar eskiyi de görmüşlerdi. Bir kadının hayatının başkalarının iznine, kararına ve himayesine bağlı olduğu zamanları; hakların doğuştan değil, mücadeleyle kazanıldığını daha yakından hissetmişlerdi. Medeni haklar, eğitim, seçme ve seçilme hakkı, hukuk önünde eşitlik… Bunlar yalnızca kanun maddeleri değil, hayatın yönünü değiştiren devrimlerdi.
Bir kadın olarak Cumhuriyet’e büyük bir borcum olduğuna inanıyorum. Fırsat eşitliği, kamusal hayatta görünür olmak ve kendi hayatım hakkında söz söyleyebilmek; bunların hiçbiri kendiliğinden oluşmadı. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, kadınları yalnızca korunması gereken kişiler olarak değil, yurttaş olarak kabul eden bir hayaldi. Bu hayal, çağdaş hukuk devleti fikriyle birlikte anlam kazandı.
Elbette hiçbir değişim, karşısında direnç olmadan gerçekleşmiyor. Her devrimin karşı devrimleri, her ilerlemenin de geri çekilme arzusu vardır. Zaman zaman kazanımların unutulduğu, tarihin yönünün tartışmaya açıldığı günlerden geçiyoruz. Ancak Cumhuriyet, tam da bu yüzden yalnızca geçmişte kalmış bir kuruluş hikâyesi değildir; her kuşağın yeniden anlaması, koruması ve ileriye taşıması gereken canlı bir fikirdir.
“Yaşasın Cumhuriyet” derken aslında yeni bir döneme geçmenin, daha adil, daha özgür ve daha demokratik bir ülkeye inanmanın heyecanını taşırız. Bu hayali bize armağan eden büyük liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar ansak ve ne kadar anlamaya çalışsak da onu anlatırken yine de eksik kalan bir yanımız olur.
Belki de en doğrusu, onu yalnızca sözle değil; aklı, hukuku, eşitliği ve özgürlüğü savunarak anmaktır.













