Hayatımızda bazı karşılaşmalar vardır; nedenini bilmeden önemseriz.
Birini ilk kez görürüz ve yüzü aklımızda kalır.
Bir konuşmada söylenen tek bir cümle, yıllar sonra bile içimizde dolaşır.
Bir şehir, hiç beklemediğimiz bir anda bize tanıdık gelir.
Bazen de bir insanla karşılaşırız ve hiçbir şey olmamış gibi görünürken, içimizden küçük bir ses geçer:
“Bu insanın hayatımda bir yeri olacak.”
Henüz ortada bir hikâye yoktur.
Ama sanki hikâyenin ilk cümlesi çoktan yazılmıştır.
Japoncada bunun bir adı olduğunu öğrendiğimde çok sevdim:
Koi no Yokan.
Aşkın önsezisi.
İlk görüşte aşk değildir bu.
Çünkü henüz aşk yoktur. Bir insanı daha tanımadan ona âşık olmazsın. Koi no Yokan, bir gün o duygunun doğabileceğine ilişkin sezgidir.
Kalbin, zihinden biraz önce davranması.
Bana göre Japon edebiyatını anlamanın anahtarlarından biri de burada saklı.
Çünkü Japon edebiyatında duygu çoğu zaman yüksek sesle ilan edilmez. Bir bakışın içinde kalır, mevsim değişirken kendini gösterir, bir ayrılığın ardından sessizce büyür.
Bunu daha modern yazarlarda aramadan önce, çok daha eskiye bakmak gerekiyor.
Murasaki Shikibu’nun Genji’nin Hikâyesi bunun en güzel örneklerinden biri.
On birinci yüzyılda yazılmış bu eser yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. İnsanların birbirlerine söylediklerinden çok, söyleyemedikleriyle, bekleyişleriyle, uzaklıklarıyla ve geçip giden zamanla ilgilenir.
Duygu, olayın kendisinden çok onun bıraktığı izde yaşar.
Sonra Matsuo Bashō gelir.
Bir avuç kelimeyle koskoca bir mevsimi, bir yalnızlığı, bir anı taşıyabilir.
Bir haiku bazen bir hikâye anlatmaz.
Bir anı açar.
Okurun içine.
Belki Japon şiirinin gücü biraz da buradadır: Her şeyi söylemeyerek daha fazlasını hissettirmek.
Bu duyarlılığın estetikte karşılıkları da var.
Ma: İki şey arasındaki boşluk.
Bir cümlenin içindeki susuş, iki insan arasındaki mesafe, bir resimde özellikle bırakılmış alan.
Boşluk burada eksiklik değildir.
Anlamın nefes aldığı yerdir.
Yūgen: Görünenin arkasındaki derinlik.
Her şeyi göstermeden hissettirmek.
Bir sisin içinde dağın tamamını görememek ama orada olduğunu bilmek gibi.
Ve mono no aware:
Geçip giden şeylerin güzelliğini fark etmek.
Kiraz çiçeğine bakarken yalnızca açışını değil, düşeceğini de bilmek.
Bir yaz akşamının birazdan biteceğini bilerek güzelliğini daha yoğun yaşamak.
Belki bu yüzden Japon estetiğinde yaşlanmış bir tahta, çatlamış bir seramik ya da solmuş bir kumaş yalnızca eski değildir.
Üzerinde zaman görünür.
Güzellik, kusursuzlukta değil; zamanın bıraktığı izde de bulunabilir.
Sonra bu duyarlılık edebiyatta farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor.
Tanizaki, Gölgeye Övgü ile ışığın değil gölgenin de güzelliğini hatırlatıyor.
Kawabata, insan ilişkilerindeki mesafeyi, yalnızlığı ve kırılgan güzelliği neredeyse bir fısıltıyla anlatıyor.
Ve çağımıza geldiğimizde, bütün bu eski damarların bambaşka bir dünyada yeniden aktığını görüyoruz.
Murakami.
Onu okurken beni etkileyen şey yalnızca kurduğu tuhaf, gerçeküstü dünya değil.
Asıl ilginç olan, onun dünyasında da bazı şeylerin açıklanmadan kalabilmesi.
Bir insan kaybolur.
Bir şarkı yıllar öncesine açılan bir kapıya dönüşür.
Bir karşılaşma hayatın yönünü değiştirir.
Bir kuyu, bir rüya, bir telefon konuşması gerçeklikle hayal arasındaki sınırı belirsizleştirir.
Ama bütün cevaplar verilmez.
Çünkü belki edebiyatın işi cevap vermek değildir.
Bazen yalnızca içimizde henüz adını koyamadığımız bir yere dokunmaktır.
Japon edebiyatını okudukça bana uzak gelen bir kültürün, aslında insana dair çok tanıdık bir şey söylediğini düşünüyorum:
Her şeyi hemen anlamak zorunda değiliz.
Bir insanı bütünüyle çözmek zorunda değiliz.
Bir duygunun adını ilk anda koymak zorunda değiliz.
Bazı karşılaşmaların anlamını zamana bırakabiliriz.
Belki biz, belirsizliğe biraz fazla direniyoruz.
İlişkilerin adını koymak, insanların niyetini bilmek, geleceği önceden görmek istiyoruz.
Oysa hayatın en önemli bazı şeyleri bize önce bilgi olarak gelmiyor.
His olarak geliyor.
Bir bakış.
Bir ses.
Bir tesadüf.
Bir cümle.
Bir yabancının yüzünde tanıdık gelen bir şey.
Sonra zaman geçiyor.
Ve bazen yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda fark ediyoruz:
Meğer o küçük an, sandığımızdan daha büyükmüş.
Belki Koi no Yokan yalnızca aşkın önsezisi değil.
Hayatın bize, henüz gerçekleşmemiş bir ihtimalin varlığını sezdirme biçimi.
Belki Japon edebiyatının inceliği de burada:
Hayatı açıklamak yerine, ona biraz daha dikkatle bakmayı öğretmek.
Ve belki insan gerçekten Japon inceliğinde yaşayabilir.
Bir kültürü taklit ederek değil.
Biraz daha yavaş bakarak.
Biraz daha dikkatli dinleyerek.
Biraz daha az hüküm vererek.
Ve hayatın bazı cevaplarını, hemen istemeden.
Çünkü bazen bir hikâye başladığında bunu fark etmeyiz.
Bazen yalnızca bir karşılaşma sanırız.
Oysa yıllar sonra anlarız:
Hikâye, biz onun başladığını bilmeden başlamıştır.
Koi no Yokan (恋の予感)
Aşkın önsezisi. Henüz âşık olmadan, bir gün âşık olabileceğini hissetmek.












