Bu aralar belki yaşım gereği belki de eskiye duyduğum özlemle Sezen Aksu’nun “İstanbul Hatırası”nı dinlerken insanın içine çöken duygu sadece nostalji olmamalı diye düşündüm. Daha karmaşık, daha derin bir şey bu. Sanki sararmış bir fotoğrafın karşısında durup, fotoğraftaki insanları değil de artık var olmayan bir zamanı seyretmek misali.
Geçmişe baktığımızda aslında neyi hatırlarız?
Gerçekten yaşananları mı, yoksa zamanın içimizde yeniden yazdığı hikâyeleri mi?
Hafıza garip bir sanatçıdır. Bazı ayrıntıları siler, bazılarını altın yaldızla parlatır. Bu yüzden yıllar sonra dönüp baktığımızda çocukluğumuzun sokakları daha geniş, aşklarımız daha masum, kayıplarımız daha anlamlı görünür. Oysa belki de değişen geçmiş değil, ona bakan bizizdir.
Edebiyat da uzun zamandır bunun peşindedir.
Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinde geçmiş, bir fotoğraf albümünden çıkıp gelmez. Bir tatla, bir kokuyla, beklenmedik bir anda geri döner. Çünkü bazı zamanlar unutulmaz; sadece sessizce bekler.
Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’sinde ise nostalji daha tehlikeli bir hâl alır. Gatsby geçmişe özlem duymaz sadece; onu yeniden kurabileceğine inanır. Romanın trajedisi de burada başlar. Çünkü zaman ileri doğru akan bir nehirdir ve insan bazen nehrin kıyısında eski yansımalarını ararken kaybolur.
Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde aşk, giderek bir hatıra koleksiyonuna dönüşür. Sigara izmaritleri, tokalar, eski eşyalar… İnsan sevdiği kişiyi kaybettiğinde bazen ona değil, onun bıraktığı izlere tutunur. Sanki eşyalardan bir köprü kurup geçmişe geri yürümek ister.
Tanpınar’ın Huzur’unda ise özlenen yalnızca insanlar değildir. Bir şehir, bir dönem, bir ruh hâli de kaybolmuştur. Tıpkı İstanbul Hatırası’ndaki gibi. Çünkü bazen özlem duyduğumuz şey belirli bir an değil, o anın içindeki dünyadır.
Belki bu yüzden eski şarkılar bizi bu kadar sarsar. Bir melodi duyulur ve yıllardır açılmayan bir kapı aralanır. Ama döndüğümüz yer geçmişin kendisi değildir; geçmişin içimizde bıraktığı yankıdır.
Nostaljinin burukluğu da buradan gelir.
Çünkü insan çoğu zaman eski günleri özlediğini sanır. Oysa özlediği şey, o günlerin henüz geleceğe dönüşmemiş olmasıdır. O günlerde hayatın önünde açılan yollar vardı. Henüz verilmemiş kararlar, yaşanmamış aşklar, kapanmamış ihtimaller…
Belki de yaş aldıkça anılarımızın sayısı artarken içimizi hüzünlendiren şey budur. Geçmişin kendisi değil; geçmişin içindeki sonsuz olasılıklar.
Bu yüzden İstanbul Hatırası yalnızca bir şehir şarkısı değildir. Bir zaman şarkısıdır.
Ve belki de insan, ömrünün belli bir yerinden sonra eski İstanbul’u, eski aşkları ya da eski dostları değil; artık var olmayan eski kendisini aramaya başlar.
İşte o yüzden bazı şarkılar bittiğinde odada kısa bir sessizlik kalır.
Çünkü müzik susar.
Ama hatıralar bir süre daha çalmaya devam eder.












