Euphoria’ adlı diziyi izlemeye başladım. Bu raytingi yüksek diziyi seyrederken aklıma sürekli Dostoyevski geliyor.
Çünkü dizinin merkezinde uyuşturucu yok. Tıpkı Dostoyevski’nin romanlarının merkezinde cinayet olmadığı gibi.
Asıl mesele, insan ruhunun taşıyamadığı ağırlık.
Uyuşturucu, alkol, cinsellik, şiddet, görünür olma arzusu… Bunların hiçbiri neden değil. Hepsi birer sonuç. İnsan, kendi acısına katlanamadığında, onu susturacak bir yol arıyor.
Dostoyevski, “Hepimiz hepimize karşı suçluyuz.” der. Belki de modern dünyanın en doğru cümlesi budur.
Çünkü artık kimse yalnızca mağdur ya da yalnızca zalim değil.
Yaralanan yaralıyor.
Aşağılanan aşağılıyor.
Sevilmeyen sevgiyi tanımıyor.
Böylece insan, farkına varmadan başka bir insanın celladı oluyor.
Shakespeare bunu yüzyıllar önce Kral Lear’da göstermişti. Güç, hırs ve kırgınlık büyüdükçe, insanlar birbirlerine yabancılaşıyor; sonunda herkes kaybediyordu.
Bugün sahne değişti.
Krallıkların yerini sosyal medya aldı.
Taçların yerini takipçi sayıları.
Sarayların yerini ekranlar.
Ama trajedi aynı kaldı.
Albert Camus, insanın en büyük yalnızlığının anlamsızlık olduğunu söyler. Belki de bugün bağımlılıkların bu kadar çoğalmasının nedeni tam da bu. İnsan yalnızca mutlu olmak istemiyor; anlamlı olmak istiyor. Anlam kaybolunca, yerine uyuşukluk geliyor.
Tanpınar ise “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında.” diye yazmıştı.
Belki bizim çağımız da tam böyle bir eşikte duruyor.
Ne geçmişin değerlerini koruyabiliyoruz ne de geleceğin vaat ettiği mutluluğa ulaşabiliyoruz.
Arada sıkışmış bir insanlık…
Bu sıkışmışlık bazen öfkeye, bazen bağımlılığa, bazen de acımasızlığa dönüşüyor.
Peki, biz merhameti nerede kaybettik?
Belki rekabeti karakterden daha değerli gördüğümüzde.
Belki başarıyı vicdanın önüne koyduğumuzda.
Belki çocuklara kazanmayı öğretirken kaybetmeyi öğretemediğimizde.
Belki de en çok, karşımızdakinin de görünmeyen bir savaş verdiğini unuttuğumuzda.
Çünkü dinleyen insan kolay kolay zalimleşmez.
Empati, sadece bir duygu değildir; insanın içindeki celladı terbiye eden en büyük güçtür.
Edebiyatın yüzyıllardır anlattığı da budur.
Anna Karenina’nın yalnızlığı, Raskolnikov’un vicdanı, Gregor Samsa’nın dışlanmışlığı, Lear’ın pişmanlığı…
Romanlar değişir, yüzyıllar değişir, şehirler değişir.
Ama insanın kalbindeki çatlak aynı kalır.
Belki bu yüzden iyi edebiyat hiç eskimez.
Çünkü bize dünyanın nasıl değiştiğini değil, insanın neden hâlâ aynı acıları ürettiğini anlatır.
Ve belki kurtuluş da tam burada saklıdır.
Birbirimizi yargılamadan önce anlamaya çalışmakta.
Acıyı gizlemek yerine konuşabilmekte.
Yaraları inkâr etmek yerine onarabilmekte.
Çünkü merhamet, insanı kusursuz yapmaz.
Ama onu, başka bir insanın celladı olmaktan korur.












