
Bir okulun koridorunda çalan zil, yalnızca dersin başladığını haber vermez.
Devletin çocuklara hangi sesi normal, hangi düşünceyi meşru kabul ettirmek istediğini de ilan eder.
Bugün bazı okullarda ders zilinin ilahi olarak çalınması, çocuklara şarkı söylemenin “günah” olduğunun telkin edilmesi, bireysel bir inanç pratiği değildir.
Bu, kamusal eğitimin referans sistemine yönelik açık bir müdahaledir.
Çünkü müzik, yalnızca bir sanat formu değildir.
Müzik, pedagojik ve zihinsel biçimlendirme gücüne sahip bir araçtır.
Bu nedenle müzik yalnızca duyulmaz; öğrenilir, tekrar edilir ve zihne yerleşir.
Müzik, insanlık tarihinin en eski iletişim biçimlerinden biridir.
Yazıdan önce vardı.
Devletten önce vardı.
Sınırlar çizilmeden önce vardı.
İnsan toplulukları ritimle bir araya geldi.
Savaşlar davullarla başladı.
Zaferler marşlarla ilan edildi.
Kayıplar ağıtlarla taşındı.
Anneler çocuklarını ninnilerle susturdu.
Çünkü müzik, insan hafızasının en derin taşıyıcısıdır.
Bu nedenle hiçbir devlet, müziği tesadüfe bırakmaz.
Pedagoji ve nörobilim alanındaki çalışmalar, ritim ve melodi eşliğinde verilen bilgilerin düz anlatıma göre çok daha kalıcı olduğunu ortaya koymuştur.
Bu nedenle çocuklara alfabe şarkıyla öğretilir.
Bu nedenle ordular marş kullanır.
Bu nedenle devletler, eğitimde kullanılan sesi bilinçli olarak belirler.
Her ülkenin bir millî marşı vardır.
Her okulun bir marşı vardır.
Marşlar yalnızca tören için yazılmaz.
Marşlar, ortak kimliği zihne yerleştirmek için tekrar edilir.
Türkiye’de öğrenciler bayrak törenlerinde İstiklâl Marşı’nı öğrenir.
Japonya’da Kimigayo okul törenlerinin parçasıdır.
Almanya’da Deutschlandlied öğretilir.
Hindistan’da Jana Gana Mana, eğitim ritüelinin bir parçasıdır.
Farklı rejimlere sahip ülkelerde bile bu uygulama ortaktır.
Sebep aynıdır.
Devletler, hangi sesin hangi zihni inşa edeceğini bilir.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları da bu gerçeğin farkındaydı.
Osmanlı’nın son döneminde eğitim sistemi bilim üretmekten uzaklaşmış, dogmatik tekrarın alanına dönüşmüştü.
Bu yalnızca kültürel bir sorun yaratmadı.
Devletin askerî, teknik ve bilimsel kapasitesini de zayıflattı.
Bu nedenle 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarıldı.
Eğitim, dinî otoritelerin etkisinden çıkarılarak bilimsel ve laik temele oturtuldu.
Bu yalnızca bir eğitim reformu değildi.
Bu, zihinsel egemenliğin yeniden kurulmasıydı.
Cumhuriyet, müziği yasaklamadı.
Cumhuriyet, müziği özgür bireyin parçası yaptı.
Konservatuvarlar kuruldu.
Müzik eğitimi okullara girdi.
Köy Enstitüleri’nde çocuklara mandolin, keman ve piyano öğretildi.
Amaç sanatçı yetiştirmekten ibaret değildi.
Amaç, düşünen birey yetiştirmekti.
Çünkü sanat, sorgulamayı öğretir.
Sorgulayan birey, biat etmez.
Mustafa Kemal Atatürk bu nedenle şu hükmü kurdu:
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.”
Bu söz, yalnızca bir bilim vurgusu değildir.
Bu söz, devletin hangi zihinsel temelde var olacağını ilan eder.
Bugün bir okulda müziğin “günah” olduğu telkin edilirken, aynı okulda belirli bir müziğin zorunlu hale getirilmesi bir çelişki değildir.
Bu, bir yönlendirmedir.
Çünkü mesele müziğin varlığı değildir.
Mesele, hangi müziğin meşru kabul edildiğidir.
Eğitimde değiştirilen her sembol, zihinsel yönü değiştirir.
Zihinsel yön değiştiğinde, toplumun yönü değişir.
Hiçbir büyük dönüşüm bir gecede gerçekleşmez.
Önce kelimeler değişir.
Sonra semboller değişir.
En son zihinler değişir.
Okul, bu sürecin başladığı yerdir.
Cumhuriyet, cehaletin doğal akışını durdurmak için kuruldu.
Okul, bu iradenin en hayati hattıdır.
Bir ülkenin geleceği önce okulda şekillenir.
Bir milletin yarını, önce çocukların zihninde kurulur.
Okulun zili değiştirildiği an, artık mesele eğitim değildir.
Cumhuriyet el değiştirir.












