Kimliksiz ölüler, kayıp çocuklar ve korunmadığı için ölenler üzerine bir vicdan muhasebesi
Bu ülkede bazı insanlar iki kez ölür.
İlki bedenleri toprağa girdiğinde…
İkincisi ise kayıtlarından silindiklerinde.
Türkiye’de ölüm herkes için aynı değildir.
Bazıları için tören vardır, fotoğraf vardır, başsağlığı vardır, ad vardır.
Bazıları için ise yalnızca bir numara, bir mezar taşı ve “kimliği meçhul” ibaresi.
Resmî kayıtlarda görünmeyenlerin, manşetlerde yeri yoktur.
Ailesi olmayanların cenazesi de yoktur.
Hikâyesi bilinmeyenlerin hesabı da sorulmaz.
Ama onlar var.
…ve biz onları görmezden geliyoruz.
Her yıl kaç insan “kimliği tespit edilemedi” denilerek toprağa veriliyor?
Kaç beden kimsesizler mezarlığında isimsiz yatıyor?
Kaç dosya “bulunamadı” denilerek kapatıldı?
Bu soruların net cevabı yok.
Çünkü cevap olmasını isteyen de yok.
Kimsesizler mezarlıkları bu ülkenin vicdan aynasıdır.
Sessizdirler — ama haykırırlar.
Görünmezdirler — ama oradadırlar.
Orada yatanlar sadece yoksullar değildir.
Kayıp kadınlar vardır.
Sokakta yaşamaya itilmiş insanlar vardır.
Ailesi tarafından terk edilmiş yaşlılar vardır.
Kimliği hiçbir sistemde iz bırakmamış göçmenler vardır.
Ve kimi zaman — evinden çıkıp bir daha geri dönemeyen çocuklar vardır.
İşte tam burada başka bir karanlık dosya açılıyor: kayıp çocuklar.
Türkiye’de “kayıp çocuk” denildiğinde toplumun hafızası birkaç manşete sıkışıyor. Oysa gerçekte sorun manşetlerden çok daha derin.
Kaç çocuk için kırmızı bülten çıkarıldı?
Kaçı gerçekten bulundu?
Kaçı dosya kapatılarak “bulundu” sayıldı?
Kaçı başka kimlikle yaşıyor olabilir?
Kaçı istismar ağlarının içinde kayboldu?
Bu soruların çoğunun yanıtı yok.
Çünkü şeffaflık yok.
Aileler kapı kapı dolaşırken devlet dosya kapatıyor.
Anneler fotoğraf paylaşıp yardım isterken kurumlar susuyor.
Toplum birkaç gün yas tutup sonra unutuyor.
Bir çocuğun kaybolması yalnızca bir aile dramı değildir; bir devlet krizidir.
…ve bu krizin faturası hep en kırılganlara kesiliyor.
Ama mesele burada da bitmiyor.
Bu ülkede bazı insanlar sadece görünmez değil — korunmadıkları için ölüyor.
Koruma talep eden ama korunmayan kadınlar…
İhbar edilen ama ciddiye alınmayan çocuklar…
Hastanede ihmale uğrayan yurttaşlar…
Adliyede yıllarca sürünen dosyaların arasında yok olan hayatlar…
Bu insanlar kaderden ölmedi.
İhmâlden öldü.
Şiddet şikâyeti varken öldürülen kadınların mezar taşında “talihsizlik” yazmıyor; “kurumsal terk ediş” yazıyor.
Okulda önlenebilir bir kazada yaşamını yitiren çocuğun ardından “kaza” demek kolay; zor olan sorumluluğu kabul etmektir.
Sağlık sisteminde geciken bir müdahale yüzünden hayatını kaybeden yurttaşın cenazesi “takdir-i ilahi” değildir; sistem hatasıdır.
Bu ülkede sorun yalnızca suçluların varlığı değil; suçu mümkün kılan bir devlet körlüğüdür.
…ve tüm bu tabloyu birleştiren tek gerçek var: Türkiye, görünmeyenlerin ülkesine dönüşüyor.
Doğduğunda adı yazılmayanların…
Yaşarken korunmayanların…
Kaybolduğunda aranılmayanların…
Öldüğünde sayılmayanların ülkesi.
Bir insanın kimliği yoksa, sanki insanlığı da yokmuş gibi davranıyoruz.
Bir çocuğun dosyası kapanmışsa, sanki hiç kaybolmamış gibi yapıyoruz.
Bir kadının şikâyeti dikkate alınmamışsa, sanki şiddet yaşanmamış gibi susuyoruz.
Oysa her “kimliği meçhul” cenaze, her kayıp çocuk dosyası, her korunmayan kadın bize tek şeyi söylüyor:
Bu devlet, en savunmasızını önce siliyor.
Önce adını siliyor.
Sonra dosyasını.
Sonra hatırasını.
En sonunda da vicdanımızdan düşürüyor.
Ama düşmemeli.
Çünkü mesele artık sadece kayıplar değil; kaybettiren düzenin kendisidir.
Kimsesiz mezarlıklar tesadüf değildir — bir yönetim tercihidir.
Kayıp çocuk dosyaları kapanıyorsa bu bir eksiklik değil — bir örtbas kültürüdür.
Korunmadığı için öldürülen kadınlar “talihsizlik” değil — devletin utancıdır.
Gerçek şu ki:
Bu sistem, zayıfı korumak için değil; güçlüleri rahatlatmak için kurulmuştur.
…ve biz buna “normal” diyerek suç ortağı olduk.
O yüzden bugün sorumuz sadece “Bu insanlar nerede?” değildir.
Asıl soru şudur:
Bu devlette vicdan nerede?
Bu toplumda sorumluluk nerede?
Bu ülkede adalet nerede?
Eğer bir çocuk kaybolduğunda devlet peşine düşmüyorsa,
Eğer bir kadın korunması gerekirken yalnız bırakılıyorsa,
Eğer bir insan kimliği olmadığı için mezarsız kalıyorsa,
O zaman bu ülkede sorun artık bireysel değil — rejimseldir.
…ve şunu herkes bilsin:
Görünmeyenleri görmezden gelen bir devlet,
yarın hepimizi görünmez kılar.
Bu yüzden susmayacağız.
Unutmayacağız.
Vazgeçmeyeceğiz.
Çünkü bu ülkede görünmeyenlerin mezarı var —
ama biz onların sesiyiz, tanığıyız ve hesabıyız.













