
Bunu yazarken sakin olmam bekleniyor.
Ama kusura bakılmasın, bu mümkün değil.
Çünkü karşımızda duran şey sıradan bir idari yazışma, masum bir etkinlik duyurusu ya da “isteyen katılır” denilerek geçiştirilecek bir detay değildir.
Karşımızda duran şey; Türkiye’nin en köklü, en saygın, en laik ve en demokratik üniversitelerinden biri olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin, resmî kanalları aracılığıyla dini bir kurumun, dini ödüllü bir yarışmasını öğrencilerine duyurmak zorunda bırakılmasıdır.
Evet, zorunda bırakılmasıdır.
Çünkü üniversitelerde bu tür metinler “rica” ile dolaşıma girmez.
Bu, kurumsal hiyerarşiyle taşınan bir talimattır.
Tam da bu noktada durup sormak zorundayız:
ODTÜ’ye ne oluyor?
Üniversiteye ne oluyor?
Bu ülkede bilime, laikliğe, akademik özerkliğe ne oluyor?
ODTÜ SIRADAN BİR ÜNİVERSİTE DEĞİLDİR
ODTÜ yalnızca ders verilen bir kampüs değildir.
ODTÜ, bu ülkede laik eğitimin, özgür düşüncenin, bilimsel aklın ve demokratik üniversite kültürünün simgesidir.
Bu üniversitede öğrenciler yıllarca;
- İnançlarıyla değil fikirleriyle,
- Kimlikleriyle değil ürettikleriyle,
- Biatla değil sorgulamayla var olmuştur.
ODTÜ’nün hafızasında;
12 Martlar, 12 Eylüller, baskılar, yasaklar, direnişler vardır.
Ama hiçbir dönemde ODTÜ, dini bir kurumun uzantısı, bir vitrin alanı, bir hedef kitle deposu olmamıştır.
Şimdi soruyorum:
Bu mirasın neresine, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait, dini ödüllü bir yarışmanın üniversite eliyle duyurulması sığar?
BU BİR DUYURU DEĞİL, AÇIK BİR TARAFTIR
Çünkü devlet üniversitesinde tarafsızlık, tercihe bırakılabilecek bir ilke değildir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre devlet laiktir ve eğitim–öğretim faaliyetleri bilimsellik esasına dayanır; bu, yoruma açık bir temenni değil, bağlayıcı bir hükümdür. Laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılığı değil, kamusal alanın tarafsızlığıdır. Üniversite ise bu tarafsızlığın en sıkı korunması gereken mekândır; çünkü üniversite, inancın değil bilginin, dogmanın değil sorgulamanın üretildiği yerdir. Bu nedenle bilimsel niteliği olmayan, dini referanslı ve dini ödülle ilişkilendirilmiş bir içeriğin devlet üniversitesinin resmî kanallarıyla öğrencilere duyurulması, “katılım serbest” denilerek geçiştirilemez. Buradaki anayasal sorun katılımda değil, kurumsal meşrulaştırmadadır. Devlet, bir içeriği kendi eliyle dolaşıma soktuğu anda taraf olur; üniversite yönetimi, resmî kanallarını açtığı anda o içeriği meşru kabul etmiş sayılır. İşte bu yüzden mesele bir duyuru değil, anayasal sınırların fiilen aşılmasıdır.
Kimse meseleyi yumuşatmasın.
Bu, “katılım zorunlu değil” denilerek geçiştirilecek bir konu değildir.
Bir devlet üniversitesi;
- Dini bir kurumun etkinliğini,
- Dini bir ödülle ilişkilendirilmiş bir içeriği,
- Kendi resmî kanallarıyla öğrencilere ilettiği anda
tarafsızlığını kaybeder.
Bu noktadan sonra üniversite,
bilimin değil inancın referans alındığı bir kamusal alana dönüştürülmüş olur.
Bu durum;
- Akademik özerkliğe aykırıdır.
- Üniversitelerin tüm öğrencilerine eşit mesafede durma yükümlülüğüne aykırıdır.
- Anayasal laiklik ilkesine aykırıdır.
Çünkü üniversite,
Hiç bir öğrencisini – dolaylı da olsa – dini bir çerçevenin muhatabı hâline getiremez.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre devlet;
- Laiktir,
- Eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bilimselliği esas almakla yükümlüdür.
Laiklik, yalnızca “din ve devlet işlerinin ayrılığı” değildir.
Laiklik, kamusal alanın tarafsızlığıdır.
Üniversite ise kamusal alanın en hassas, en korunması gereken bölümüdür.
Çünkü üniversite;
- Genç aklın şekillendiği,
- Eleştirel düşüncenin filizlendiği,
- Bilimin dogmadan ayrıldığı yerdir.
Bu nedenle; bilimsel niteliği olmayan, dini referanslı bir içeriğin, üniversite yönetimleri eliyle öğrencilere ulaştırılması, yalnızca etik değil, hukuki bir sorundur.
Burada mesele bir yarışma değildir.
Mesele, üniversitenin hangi ilkeye sadık kaldığıdır.
BUGÜN BUNA SESSİZ KALINIRSA…
Bugün “sadece bir duyuru” denir.
Yarın başka bir dini içerik gelir.
Sonra “değerler eğitimi” adı altında bilim dışı metinler dolaşır.
En sonunda üniversite, akademik değil ideolojik bir mekâna dönüşür.
Bu dönüşüm bir gecede olmaz.
Böyle, küçük görünen ama kritik adımlarla olur.
Tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Üniversiteler sustuğunda, toplum bedeli büyüterek öder.
BEN BU SESSİZLİĞE ORTAK OLMUYORUM
Bu yazıyı yalnızca bir gazeteci olarak yazmıyorum.
Bir yurttaş olarak,
laik eğitimin tarafı olarak,
ve ODTÜ’nün tarihine saygı duyan biri olarak yazıyorum.
ODTÜ öğrencileri,
hiçbir dini kurumun hedef kitlesi değildir.
ODTÜ,
hiçbir inanç sisteminin tanıtım panosu değildir.
Üniversite;
bilimin, aklın ve özgür düşüncenin evidir.
Bu sınır aşıldığında,
mesele artık bir üniversite meselesi olmaktan çıkar;
Cumhuriyet meselesi hâline gelir.
KOLEKTİF HAFIZA: ODTÜ’NÜN BORCU
ODTÜ’nün mezunları vardır.
Akademisyenleri vardır.
Öğrencileri vardır.
…ve hepsinin ortak bir borcu vardır:
Bu üniversiteyi, olduğu yerden başka bir yere taşımaya çalışanlara karşı sessiz kalmamak.
Bu borç,
sloganla değil,
duyarlılıkla,
itirazla,
ve gerektiğinde yüksek sesle ödenir.
Üniversiteyi üniversite yapan şey binaları değildir.
Yönetmelikleri değildir.
Duyuru panoları hiç değildir.
Üniversiteyi üniversite yapan şey, ilkeleridir.
…ve o ilkeler sessizce aşındırılırken
“abartıyorsunuz” diyenlere şunu söylemek gerekir:
Bu normal değil.
Bu masum değil.
Bu kabul edilemez.
ODTÜ buna yakışmaz.
Türkiye buna mahkûm değildir.












