
Bir cezanın hukuku, bir toplumun vicdanı
Türkiye bugün yeni bir kavramı tartışıyor: “Umut hakkı.”
Ama daha ilk cümlede sormak zorundayız:
Bu umut kimin umudu?
Bu hak kimin hakkı?
…ve bu tartışmanın faturası kime kesilecek?
TBMM’de kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kapalı kapılar ardında, 10 yıl gizli kalacak tutanaklarla bir rapor yazıyor.
Raporda “umut hakkı” kelimesi geçmeyecek deniyor; ama herkes biliyor ki meselenin özü tam da bu kavram.
Adı yok, gölgesi var.
Şeffaflığı yok, siyaseti bol.
Bize deniyor ki:
“Bu, AİHM kararlarının gereğidir.”
Doğrudur — AİHM Vinter kararında açıkça şunu söyledi:
Hiç kimse, ne kadar ağır suç işlemiş olursa olsun, tamamen kapatılmış bir geleceğe mahkûm edilemez.
Bu ilke hukukun değil, insanlığın kırmızı çizgisidir.
Buna itirazım yok.
Ama Türkiye’de hukuk, her zaman aynı titizlikle uygulanmadı.
AİHM’nin Selahattin Demirtaş hakkında verdiği açık tahliye kararının yıllarca tanınmadığını, hep birlikte gördük.
Yani gerçek şu:
Hukuk gerektiğinde hatırlanıyor; siyaset işine gelmediğinde unutuyor.
Bu çifte standart, “umut hakkı”nı hukuki bir reform olmaktan çıkarıp siyasi bir manevranın gölgesine taşıyor.
Umutları çalınan bir ülke
Bu ülkede umut sadece cezaevinde kırılmadı.
Umut, dağda pusuya düşen askerin annesinde, bombada parçalanan ailelerde, deprem enkazında bekleyen çocuklarda, ay sonunu getiremeyen emeklilerde, atanamayan öğretmenlerde kırıldı.
Onların “umut hakkı” hangi raporda yazıyor?
Hangi komisyon onları dinledi?
Bugün konuşulan şey, aslında şu:
Adalet kime cömert, kime cimri?
Sokaktaki canlıların umudu
…ve evet — umut yalnızca insanlardan çalınmadı.
Sıcakta bir kap su bulamayan köpeğin, kovalanan kedinin, zehirlenen, dövülen, terk edilen hayvanların da umudu gasp edildi.
Bir toplum yalnızca insanına değil, en savunmasız canlısına nasıl davrandığıyla ölçülür.
Eğer merhamet yalnızca güçlülerin dilinde kalıyorsa, bu ülkede ne insanın ne de hayvanın gerçek bir “umut hakkı” vardır.
Seçici umut, seçici adalet
Eğer “umut hakkı” yalnızca Abdullah Öcalan için işletilecek bir kapı haline getirilirse, yıllardır cezaevlerinde sadece düşüncelerinden dolayı tutulan yüzlerce insanı görünmez kılmış olmaz mıyız?
Zaten tersine dönmüş bir adalet terazisinde
— güçlü olana merhamet, zayıf olana sertlik uygulanırken —
bir de seçici bir umut yaratmak, adaletsizliği derinleştirir.
Çıkan aflarla hayatları altüst edilen mağdurların umudu bir kez daha kırılırken; “umut hakkı”nın kim için ve nasıl işletildiği bu toplumun vicdanının gerçek testidir.
Çünkü adalet; yalnızca kimin çıktığıyla değil, kimin içeride unutulduğuyla da ölçülür.
Siyasetin dili, vicdanın yarası
Bahçeli diyor ki:
“Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmet’ler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir.”
Destici soruyor:
“Milletin yüzde 70–80’i karşıyken bu ısrar neden?”
İki söylem arasında sıkışmış bir ülke var.
Bir yanda “umut” retoriği, öte yanda “milletin vicdanı” itirazı.
…ve arada kalan bizleriz.
Gerçek umut hakkı kime ait?
Benim için umut hakkı önce şunlara aittir:
- Evladını teröre kurban veren anneye,
- Adalet bekleyen mağdura,
- Açlık sınırında yaşayan emekliye,
- Atanamayan öğretmene,
- Depremzedeye,
- Yargıya güveni kırılmış vatandaşa,
- …ve sokakta savunmasız bırakılmış hayvana.
Umut yalnızca cezaevinin duvarlarının ardında değildir.
Umut, sokakta, evde, okulda, hastanede, enkazda kırılmıştır.
Şunu sormadan bitiremeyiz:
On binlerce insanın umudunu yok edenlere “umut kapısı” aralanırken, milyonların umudunu yok eden sisteme ne diyeceğiz?
Eğer umut hakkını konuşacaksak — önce adaletin, eşitliğin ve hukukun umudunu konuşalım.
Yoksa bu tartışma insani değil, yalnızca siyasi kalır.
…ve siyaset, kırılmış umutları onarmaz.












