
Bir Toplum Suçla Nasıl Yaşamayı Öğrenir?
BU DÜZEN NASIL DURDURULUR?
Bir cinayet işlendiğinde yalnız fail aranıyorsa, toplum hâlâ en kolay sorunun peşindedir.
Oysa artık biliyoruz:
Mesele yalnız fail değildir.
Mesele, o faili durduramayan düzendir.
Daha önce gördük.
Kadın şikâyet eder.
Tehdit anlatır.
Korkusunu anlatır.
Korunmak ister.
Sonra çoğu zaman aynı duvarla karşılaşır:
Bekle.
Bir daha düşün.
Yuvanı bozma.
Belki düzelir.
Bu cümleler nasihat değildir.
Risk büyüten cümlelerdir.
Çünkü şiddet uygulayan fail, şikâyeti çoğu zaman geri çekilmesi gereken bir uyarı gibi değil, otoritesine meydan okuma gibi okur.
Tam da bu nedenle uzaklaştırma kararı bazen koruma olmaz.
Yanında gerçek denetim yoksa,
etkin takip yoksa,
anlık müdahale yoksa,
yalnız öfkeyi büyüten bir kâğıda dönüşür.
Bu gerçeği artık inkâr edemeyiz.
Sorun yalnız cezanın ağırlığı değildir.
Sorun, riskin doğru okunmamasıdır.
“Gözü dönmüş adam cezadan korkmaz” denir.
Bu söz kısmen doğrudur.
Ama eksiktir.
Çünkü birçok cinayet bir anda gökten düşmez.
Öncesinde tehdit vardır.
Takip vardır.
Zorlama vardır.
Takıntı vardır.
Kontrol etme arzusu vardır.
Aşağılama vardır.
İlk tokat vardır.
İlk boğaz sıkma vardır.
İlk ölüm provası vardır.
İşte bu nedenle çözüm mahkeme salonunda başlamaz.
İlk sinyalde başlar.
Bir kadın “Beni öldürecek” diyorsa, devlet o cümleyi duyduğu anda prosedür işletmemelidir.
Alarm vermelidir.
Her başvuru aynı değildir.
Her dosya aynı değildir.
Her kavga aynı değildir.
Bazı dosyalar ölüm riski taşır.
Bazıları yüksek risklidir.
Bazıları çocukları da içine alan kapalı bir şiddet alanıdır.
Demek ki ilk yapılması gereken şey bellidir:
Risk sınıflaması.
Şikâyet dosyaları otomatik bir memur rutiniyle değil, ölüm riski taşıyıp taşımadığına göre değerlendirilmelidir.
Tehdit düzeyi ölçülmelidir.
Failin silaha erişimi araştırılmalıdır.
Madde kullanımı, takıntılı takip, önceki şiddet öyküsü, boğma girişimi, çocuklara yönelen tehdit, intihar ya da öldürme söylemi birlikte ele alınmalıdır.
Çünkü bazı erkekler yalnız şiddet uygulamaz.
Önceden ilan eder.
Çoğu zaman kimse duymamış gibi yapar.
Bu ilanı ciddiye almayan sistem, suçun ortağı olur.
İkinci zorunluluk şudur:
Koruma kararları kâğıt üzerinde kalmamalıdır.
Bir karar verilip dosya kapatılıyorsa, orada koruma yoktur.
Orada yalnız bürokratik teselli vardır.
Koruma kararının ihlal edilip edilmediği aktif olarak izlenmelidir.
Yüksek riskli dosyalarda elektronik kelepçe ve dijital mesafe denetimi sıradan bir seçenek değil, zorunlu tedbir olmalıdır.
Fail yalnız uyarılmamalıdır.
Sınırlandırılmalıdır.
Üçüncü mesele daha da derindir:
Bu olayların önemli bir kısmı yalnız hukuki değil, psikososyal vakalardır.
Aile içi şiddet uygulayan her fail “ruhsal bozuk” değildir.
Ama ciddi bir kısmı kontrol takıntısı, narsisistik öfke, bağımlılık, dürtü bozukluğu, ağır kıskançlık, kadın düşmanlığı ve öğrenilmiş tahakküm kalıpları taşır.
Demek ki mesele yalnız polislik değildir.
Ruh sağlığı meselesidir.
Bu nedenle yüksek riskli failler için zorunlu psikiyatrik değerlendirme, öfke kontrolü programları, bağımlılık tedavisi ve yakın takip mekanizmaları devreye sokulmadan bu döngü kırılmaz.
“Ceza yetmez” sözü burada doğrudur.
Ama bu cümle yanlış yere çekildiğinde tehlikeli olur.
Ceza yetmiyorsa, çözüm cezasızlık değildir.
Çözüm, önleyici ve denetleyici bir bütün kurmaktır.
Dördüncü alan çocuklardır.
Bu ülkede birçok çocuk yalnız fail yüzünden ölmedi.
Görmezden gelinen bir uyarı yüzünden öldü.
Okul fark etti, yeterince üzerine gidilmedi.
Komşu duydu, sustu.
Akraba bildi, örttü.
Sağlık çalışanı kuşkulandı, sistem kopuk kaldı.
Demek ki çocuk koruma mekanizması yalnız aileye bırakılamaz.
Aile bazen koruyucu değil, risk alanıdır.
Bu nedenle öğretmen, rehberlik servisi, aile hekimi, sosyal hizmet uzmanı ve kolluk arasında gerçek zamanlı bildirim ağı kurulmadan çocuk cinayetleri ve istismar vakaları önlenemez.
Bir çocuğun bedenindeki morluk yalnız adli bir bulgu değildir.
Toplum için son uyarıdır.
Beşinci zorunluluk şudur:
İhmal eden kamu görevlisinin sorumluluğu açık olmalıdır.
Bir şikâyet ciddiye alınmadıysa,
bir koruma kararı uygulanmadıysa,
bir kayıp başvurusu geç işletildiyse,
bir çocuk ihbarı “aile içi mesele” diye kapatıldıysa,
orada yalnız idari kusur yoktur.
Hesap verilmesi gereken bir ihmalkârlık vardır.
Bu ülkede en çok tekrarlanan cümlelerden biri “Gereği yapılacak” ise, yapılmayan gereğin de hesabı sorulmalıdır.
Aksi halde devlet yalnız faili değil, kendi boşluğunu da korur.
Altıncı mesele kültüreldir.
Şiddetin kaynağı yalnız bireysel öfke değildir.
Tahakküm kültürüdür.
“Erkektir yapar” cümlesidir.
“Yuvanı bozma” baskısıdır.
“Çocuk için katlan” telkinidir.
“Babandır, kocandır, idare et” terbiyesidir.
Bu dil değişmeden yasa tek başına yetmez.
Çünkü bazı cinayetler bıçaktan önce cümleyle başlar.
Meşrulaştırıcı cümleyle.
Demek ki eğitim yalnız okul müfredatı değildir.
Toplumsal dilin temizlenmesidir.
Erkek çocuğa sahiplik değil, sınır öğretilmelidir.
Kız çocuğa susmak değil, hak öğretilmelidir.
Aileye “kol kırılır yen içinde kalır” değil, şiddetin ihbar edilmesi gerektiği öğretilmelidir.
Şiddetin karşısında yalnız yasa değil, refleks de değişmelidir.
Bir çocuk korktuğunda susmayı değil, ses çıkarmayı öğrenmelidir.
Bir çocuk “ayıp” ile değil, sınır ile büyümelidir.
Bir kadın “idare etmeyi” değil, hayır demeyi öğrenmelidir.
Bu bir cesaret meselesi değildir.
Korunmayan her “hayır”, cezalandırılır.
Bu mesele yalnız bırakılmama meselesi değildir.
Yalnız bırakılan herkes hedef haline gelir.
Çünkü bir insanın “hayır” diyebilmesi için önce şunu bilmesi gerekir:
O “hayır”ın arkasında bir sistem duracak.
Aksi halde öğretilen her cesaret
korumasız bırakılmış bir yalnızlığa dönüşür.
Yedinci mesele sığınma ve çıkış alanıdır.
Bir kadına “ayrıl” demek kolaydır.
Ama nereye gideceğini söylemiyorsanız, o cümle çözüm değildir.
Barınma yoksa,
ekonomik destek yoksa,
çocuk için güvenli alan yoksa,
hukuki refakat yoksa,
özgürlük teoride kalır.
Demek ki güvenli yaşam alanları, hızlı nafaka ve geçim desteği, ücretsiz hukuk desteği ve çocuklu kadınlar için sürdürülebilir koruma olmadan “ayrıl” tavsiyesi çoğu zaman boş bir ahlâkçılıktır.
Son olarak şunu artık açıkça söylemek gerekir:
Bu ülkenin sorunu yalnız suç işleyenler değildir.
Suçu önlemeyi hâlâ tali iş sayan anlayıştır.
Bu anlayış değişmedikçe yeni yasalar çıkar.
Yeni genelgeler yayınlanır.
Yeni toplantılar yapılır.
Ama mezarlıklar dolmaya devam eder.
Demek ki soru artık “Ne yapılmalı?” değildir.
Yapılması gerekenler bellidir.
Asıl soru şudur:
Neden hâlâ yapılmıyor?
Daha da serti:
Kim, hangi düzeni korumak için bunu yapmıyor?
Cevap rahatsız edicidir.
Ama gerçektir:
Önlenebilir cinayetlerin işlendiği bir yerde sorun kader değildir.
Sorun, önleme iradesinin yokluğu değildir.
Sorun, önlememenin tercih edilmesidir.
… devam edecek













