
Bir Toplum Suçla Nasıl Yaşamayı Öğrenir?
SUÇ NASIL NORMALLEŞİR?
Bir cinayet işlendiğinde yalnız bir insan ölmez.
Toplumun adalet duygusu da yaralanır.
Şaşkınlık ilk tepkidir.
Öfke ikinci tepkidir.
Üçüncü aşamada tartışma başlar.
Dördüncü aşamada ise çok daha tehlikeli bir şey ortaya çıkar:
Alışma.
Şiddetin gerçek gücü suçun artmasından gelmez.
Şiddetin gerçek gücü toplumun artık şaşırmamasından gelir.
Bir ülkede cinayet haberi insanları sarsmıyorsa ortada yalnız bir güvenlik sorunu yoktur.
Bir vicdan sorunu vardır.
Türkiye son yıllarda bu gerçekle defalarca yüzleşti.
2019 yılında Emine Bulut, küçük kızının gözleri önünde öldürüldü.
Kaydedilen görüntülerde söylediği söz bütün ülkenin hafızasına kazındı:
“Ölmek istemiyorum.”
Bu söz yalnız bir kadının çığlığı değildi.
Bir toplumun adalet sistemine yöneltilmiş bir ithamdı.
Bir yıl sonra Pınar Gültekin öldürüldü.
Cinayetin ayrıntıları ortaya çıktıkça toplum yeniden sarsıldı.
2021 yılında Başak Cengiz İstanbul’da yürürken samuray kılıcıyla öldürüldü.
Fail kurbanını tanımıyordu.
Bu cinayet tek bir soruyu gündeme getirdi:
Bir insan sokakta yürürken bile güvende değilse devlet nerede başlar?
Bu soru yalnız Türkiye’ye özgü değildir.
İnsan haklarının temel metinlerinden biri olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 3. maddesi açık bir hüküm içerir:
“Her insanın yaşama hakkı vardır.”
Yaşama hakkı yalnız hukuki bir kavram değildir.
Medeniyetin temelidir.
Bir devlet vatandaşını yaşatamadığında yalnız güvenlik politikası başarısız olmaz.
Devletin ahlaki meşruiyeti de tartışılır.
Suçun normalleşmesi yalnız toplumların kültürü ile açıklanamaz.
Cezalandırma sistemi de belirleyicidir.
Batı Avrupa’da ağır suçlara verilen cezaların caydırıcılığı üzerine onlarca araştırma yapılmıştır.
Birçok ülkede kadın cinayetleri ve çocuk istismarına verilen cezalar son derece ağırdır.
Müebbet hapis.
Şartlı tahliye sınırları.
Toplumsal infazın hukuki karşılığı.
Bazı ülkelerde çocuk istismarı failleri ömür boyu izlenir.
Bazı ülkelerde kimlik bilgileri kamu kayıtlarına girer.
Bazı ülkelerde failler toplumdan tamamen izole edilir.
Türkiye’de ise başka bir tartışma sık sık gündeme gelir.
“İyi hal” indirimi.
“Kravat” indirimi.
“Provokasyon” savunması.
Bir mahkeme salonunda verilen karar yalnız bir dosyayı kapatmaz.
Toplumun adalet duygusunu da şekillendirir.
Cezanın zayıf olduğu yerde suç güçlenir.
Cezanın tartışmalı olduğu yerde adalet tartışılır.
Adalet tartışıldığında ortaya çıkan şey yalnız hukuki bir problem değildir.
Bir güven krizi doğar.
Aynı döngü çocuk cinayetlerinde de görülür.
Leyla Aydemir.
Eylül Yağlıkara.
İkranur Tirsi.
Kayıp ilanları verildi.
Televizyonlar günlerce yayın yaptı.
Toplum nefesini tuttu.
Sonra cenazeler bulundu.
Bir süre sonra yeni bir trajedi yaşandı.
Toplum bir suçtan diğerine geçti.
Acıların sayısı arttı.
Tepkilerin süresi kısaldı.
Sosyolog Zygmunt Bauman, modern toplumların trajedileri ortadan kaldırmadığını söyler.
Trajediler yalnızca görüntüye dönüşür.
Ekranlarda görünür hale gelir.
Aynı anda uzaklaşır.
İnsanlar trajediyi izler.
Acıya tanık olur.
Acıya müdahale etmez.
Bu noktada suç yalnız bireysel bir eylem olmaktan çıkar.
Toplumsal bir alışma sürecine dönüşür.
En tehlikeli eşik tam da burada başlar.
Cinayet haberi artık olağanüstü bir olay gibi algılanmaz.
Kısa bir haber olur.
Bir başlık olur.
Bir sosyal medya tartışması olur.
Bir süre sonra unutulur.
Vicdanın eşiği düşer.
Adalet duygusu zayıflar.
Şiddetin sıradan bir haber haline geldiği yerde yalnız güvenlik değil, medeniyet fikri de yara alır.
Çünkü medeniyet yalnız şehirler kurmak değildir.
İnsan hayatını korumayı öğrenmektir.
Cinayetlerin artık şaşırtmadığı bir ülkede suç yalnız istatistik değildir.
Bir kültür problemidir.
Hayatın değeri düştüğünde toplum da düşer.
… devam edecek












