
Bir Toplum Suçla Nasıl Yaşamayı Öğrenir?
SUÇ NEDEN DURDURULAMAZ?
Bir toplumda suç yalnız işlendiği için büyümez.
Suç çoğu zaman durdurulamadığı için büyür.
Bir çocuk öldürüldüğünde toplum katili arar.
Bir isim bulunur.
Bir yüz bulunur.
Bir fail bulunur.
Dosya kapanır.
Vicdanlar rahatlatılır.
Gerçek ise çoğu zaman hiç sorulmaz:
Bu suç neden önlenemedi?
Bir toplum suçla yalnız mahkeme salonlarında yüzleşmez.
Suçla asıl yüzleşme suç işlenmeden önce başlar.
Tam da burada sistem devreye girer. Ya da girmesi gerekir.
Türkiye’de çocuklara yönelik şiddet ve istismar dosyaları yıllardır ciddi bir tablo ortaya koyuyor.
Adalet Bakanlığı verileri çocuklara yönelik cinsel istismar davalarının her yıl on binlerle ifade edildiğini gösteriyor.
Bu rakam aynı zamanda şu soruyu doğurur:
Bir ülkede çocuklara yönelik suç dosyaları on binlerle ifade ediliyorsa, çocukları koruma sistemi nerede başarısız oldu?
Bir devlet yalnız suçluları cezalandırmakla değil, çocukları suçtan önce korumakla da yükümlüdür.
Bir toplumun gerçek başarısı mahkeme kararlarında değil, önlenmiş suçlarda ölçülür.
Dünya Sağlık Örgütü verileri çocuklara yönelik şiddetin küresel boyutunu gösteriyor.
Araştırmalar her beş kadından birinin çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kaldığını ortaya koyuyor.
Bu yalnız bireysel suçların toplamı değildir.
Bu tablo küresel bir koruma krizidir.
Çocukların korunamadığı toplumlarda şiddet bir istisna değildir.
Bir düzene dönüşür.
Birçok suç ilk kez mahkeme salonlarında ortaya çıkmaz.
Suç çoğu zaman yıllarca görünmeden büyür.
Bir evde başlar.
Bir tehdit ile başlar.
Bir tokat ile başlar.
Bir korku ile başlar.
Bir çocuğun konuşamamasıyla büyür.
Bir ailenin susmasıyla büyür.
Bir komşunun kapıyı çalmamasıyla büyür.
Bir öğretmenin “bana ne” demesiyle büyür.
Bir kurumun dosyayı bekletmesiyle büyür.
Türkiye bu gerçekle defalarca yüzleşti.
Her seferinde aynı söz söylendi:
“Bir daha olmayacak.”
Bazı vakalar toplumun hafızasına kazındı.
Münevver Karabulut cinayeti uzun yıllar boyunca adalet, ceza ve sistem tartışmalarının sembolü haline geldi.
Özgecan Aslan cinayeti bütün ülkeyi ayağa kaldırdı.
Milyonlar sokağa çıktı.
Ülke günlerce yas tuttu.
Aradan yıllar geçti.
Şu soru ortadan kalkmadı:
Suç gerçekten azaldı mı?
Toplumun hafızasında yer eden bir başka örnek ise Narin vakası oldu.
Aylar boyunca aranan bir çocuğun hikâyesi ekranlara taşındı.
Kameralar günlerce aynı görüntüleri yayınladı.
Aileler konuştu.
Komşular konuştu.
Yorumcular konuştu.
Gerçek ise çoğu zaman aynı soruyu doğurdu:
Bir çocuk kaybolmadan önce neden korunamadı?
Bir çocuğun ölümü çoğu zaman yalnız bir cinayet değildir.
Bir sistemin zamanında işlemeyen koruma mekanizmasının sonucudur.
Norveçli sosyolog Johan Galtung bu durumu “yapısal şiddet” kavramıyla açıklar.
Onun tanımı son derece nettir:
“Bir insanın korunabileceği halde korunmaması da şiddettir.”
Bu cümle yalnız bir teori değildir.
Bir toplumun sorumluluğunu hatırlatan bir uyarıdır.
Bir çocuk korunabileceği halde korunmuyorsa ortada yalnız bireysel bir suç yoktur.
Ortada yapısal bir başarısızlık vardır.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu ise toplumların bazı şiddet biçimlerini görünmez hale getirdiğini söyler.
Bourdieu bu durumu “sembolik şiddet” olarak adlandırır.
Şiddet bazen açık bir saldırı değildir.
Şiddet bazen toplumun normal kabul ettiği davranışların içine saklanır.
Bu nedenle bazı suçlar yıllarca görülmez.
Görülmez çünkü görmek istenmez.
Filozof Hannah Arendt kötülüğün çoğu zaman büyük canavarlar tarafından değil, sıradan insanların sessizliği tarafından büyütüldüğünü söyler.
Arendt bu durumu tek bir kavramla anlatır:
“Kötülüğün sıradanlığı.”
Kötülük çoğu zaman şeytani planlarla büyümez.
Kötülük çoğu zaman insanların susmasıyla büyür.
Bir toplum suç karşısında susuyorsa yalnız suçluyu korumaz.
Suçu büyütür.
Bir toplum suçla yüzleşmediğinde suç ortadan kalkmaz.
Sadece yer değiştirir.
Bir evden başka bir eve gider.
Bir mahalleden başka bir mahalleye gider.
Bir nesilden başka bir nesle geçer.
Gerçek şu kadar serttir:
Suç yalnız fail tarafından işlenmez.
Suç bazen toplum tarafından korunur.
Sessizlik çoğu zaman tarafsızlık değildir.
Sessizlik çoğu zaman suçun sigortasıdır.
Suç işleyen bir el vardır.
O eli durdurmayan sayısız göz vardır.
Duymayan kulaklar vardır.
Görmeyen komşular vardır.
Sormayan kurumlar vardır.
Sorumluluk almayan bir düzen vardır.
Bir çocuk korunabileceği halde korunmadığında bu yalnız bir ihmal değildir.
Bu toplumsal bir başarısızlıktır.
Bir toplum çocuklarını koruyamıyorsa yalnız bir suçla karşı karşıya değildir.
Bir çürüme ile karşı karşıyadır.
Çünkü bir toplumun gerçek sınavı mahkeme salonlarında değil, çocuklarının hayatında verilir.
Türkiye bu olaylarla ilk kez karşılaşmıyor.
Münevver, Özgecan, Narin ve daha niceleri toplumun hafızasında kaldı.
Bu isimler yalnız trajediler değildir.
Bir toplumun çocuklarını ve kadınlarını korumakta zorlandığını hatırlatan acı sembollerdir.
Ne yazık ki bunlar yalnız bilinenlerdir.
Kayıtlara girmeyen, konuşulmayan, görünmeyen daha pek çok hikâye vardır.
Sessizlik sürdüğü sürece suç bitmez. Yalnızca yeni isimler eklenir.
Bir çocuk bile korunamıyorsa şu soru artık kaçınılmazdır:
Bir çocuk bile koruyamayan bir toplum medeniyetten söz edemez.
Çünkü medeniyet önce çocukları korumayı öğrenmiş toplumların adıdır.
Çocuklarını koruyamayan toplumlar tarih yazmaz.
Tarihin dipnotlarında kaybolur.
Tarih bu soruya çoğu zaman aynı cevabı verir:
Hayır.
… devam edecek












