
Bir ülkede sanat susturuluyorsa, mesele sanat değildir.
Mesele hafızadır.
Mesele düşünme yetisidir.
Mesele, o ülkenin kendi aydınlanma damarını kesip kesmediğidir.
Heykellerin “ucube” ilan edildiği, müziğin “rahatsız edici” bulunduğu, resmin, tiyatronun, sözün sansürle hizaya sokulduğu bir yerde sanat hedefte değildir yalnızca; akıl hedeftedir.
Bu yüzden sanata yönelen saldırılar tesadüf değildir.
Sanat, iktidarların ilk düşmanıdır.
Çünkü sanat itaat etmez.
Çünkü sanat biat etmez.
Çünkü sanat, “neden?” diye sorar — ve her otoriter düzen, en çok bu sorudan korkar.
ÇAĞDAŞ DÜNYADA SANAT: ÖZGÜRLÜĞÜN VE DEMOKRASİNİN ÖLÇÜSÜ
Bugün çağdaş ülkelerde sanat, bir lüks değil; kamusal bir hak olarak kabul edilir.
Sanatçı, devletin hoşuna giden kadar değil; toplumu rahatsız edebildiği kadar özgürdür.
Demokratik ülkelerde:
- Sanatçının ifade özgürlüğü anayasal koruma altındadır.
- Kültür–sanat bütçeleri keyfî biçimde kesilmez.
- Sanatçı, iktidara yakınlığına göre değil, üretimine göre desteklenir.
- Sanat kurumları siyasal talimatla değil, özerk yapılarla yönetilir.
Bizde ise sanat,
ya “makbul” olmaya ya da görünmez kılınmaya zorlanmaktadır.
Bu fark tesadüf değildir.
Sanata verilen değer, bir ülkenin demokrasi seviyesinin turnusol kâğıdıdır.
SANAT SUSTURULURKEN, SANATÇI DA SUSTURULUYOR MU?
Ama burada durup dürüst olmak zorundayız.
Bu ülkede sanat yalnızca baskıyla susturulmuyor.
Sanatın bir bölümü konforla da susturuluyor.
Galeri duvarları kalınlaştı.
Açık artırma salonları çoğaldı.
Sanat, kamusal bir söz olmaktan çıkarılıp özel mülk estetiğine indirgeniyor.
Bugün birçok sanatçı için mesele ifade değil, etiket.
Toplum değil, koleksiyoner muhatap alınıyor.
Vicdan değil, satılabilirlik ölçülüyor.
“Tarafsızım” denilerek susuluyor.
Oysa baskının olduğu yerde tarafsızlık yoktur.
Tarafsızlık, güçlüden yana durmanın başka bir adıdır.
Bu suskunluk masum değildir.
Bu suskunluk bir tercihtir.
…ve her tercih, tarih önünde bir kayıttır.
CUMHURİYET SANATI SÜS DEĞİL, BİLİNÇ OLARAK KURDU
Cumhuriyet sanatı vitrin için üretmedi.
Cumhuriyet sanatı toplumu dönüştüren bir bilinç aracı olarak gördü.
Mustafa Kemal Atatürk’ün
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözü, bir temenni değil; devlet felsefesidir.
Halkevleri bunun içindi.
Köy Enstitüleri bunun içindi.
Kamusal heykeller, tiyatrolar, orkestralar bunun içindi.
Sanat, yurttaşı düşünmeye zorlayan, sorgulamayı meşru kılan bir aydınlanma hattıydı.
Bugün sanata yönelen saldırılar, Cumhuriyetin bu kurucu hattına yöneliktir.
Heykelle kavga eden zihniyet, aslında hafızayla kavga etmektedir.
…ve bu kavga sürerken susan her aydın, bu tasfiyenin dolaylı parçası hâline gelir.
SANATÇININ YOKSUN BIRAKILDIĞI HAKLAR
Bugün sanatçılar yalnızca ifade alanında değil, yaşamsal haklar açısından da kuşatma altındadır.
- Güvenceli çalışma hakkı yoktur.
- Sosyal güvenceye erişim düzensizdir.
- Sansür korkusu ekonomik baskıyla pekiştirilir.
- Kamusal destekler siyasî sadakate bağlanır.
- Eleştiren sanatçı işsizleştirilir, görünmez kılınır.
Bu koşullarda “özgür sanat”tan söz etmek mümkün değildir.
Sanatçı susturulurken, toplum yalnızca ekonomik değil; sanatsal, düşünsel ve estetik olarak da yoksullaştırılır.
AYDIN OLMAK, BUGÜN KONFORU REDDETMEKTİR
Bu bir estetik tartışması değildir.
Bu bir tarz meselesi değildir.
Bu bir kariyer planı hiç değildir.
Bu bir tarihsel sorumluluk meselesidir.
Aydın olmak;
görüp susmamaktır.
bilip kaçmamaktır.
bedeli varken konuşmaktır.
“Ben işime bakıyorum” demek, yıkımı görmezden gelmektir.
“Sanat siyasetin dışında kalmalı” demek, baskıyı aklamaktır.
Böyle bir lüks yoktur.
BU BİR DAVET DEĞİL, BİR AYRIM ÇİZGİSİDİR
Bu ülkede sanat susturulurken aydın olmanın orta yolu kalmamıştır.
Ya hafızadan yana durursun, ya unutmanın konforundan.
Ya söz alırsın, ya sessizliğin suçuna ortak olursun.
Bugün sanatın susturulduğu bir ülkede aydın olmak, rahat bir sıfat değil, zor ve bedelli bir sorumluluktur.
Şu artık saklanamaz:
Sanat sustuğunda karanlık ilerler.
Aydın sustuğunda, karanlık yerleşir.












