
Türkiye’de kadınlar öldürülüyor.
Bu artık bir haber başlığı değil; süreklilik kazanmış bir devlet kusurudur.
Birbirini izleyen kısa zaman dilimlerinde kadınlar öldürüldü.
Bu ölümler münferit değil, süreklilik kazanan bir düzenin parçasıdır.
Bu sayı bir istatistik değildir.
Bu sayı, her biri daha önce yardım istemiş, korunma talep etmiş ya da uzaklaştırma kararı aldırmış kadınların ortak kaderidir.
Koruma isteyen kadınlar öldürülüyor çünkü korunamıyorlar.
Uzaklaştırma talep eden kadınlar öldürülüyor çünkü uzaklaştırma kararları kâğıt üzerinde kalıyor.
Demek ki sorun kadınların başvuru yapmaması değildir.
Sorun, başvuruların bilinçli biçimde etkisizleştirilmesidir.
Bu ülkede kadınlar, öldürülmeden önce defalarca devletin kapısını çalıyor.
Karakollara gidiliyor.
Savcılıklara dilekçeler veriliyor.
Mahkemelerden kararlar çıkıyor.
Dosyalar açılıyor.
Sonuç değişmiyor.
Kadın hayattayken “abartıyor” deniliyor.
Öldürüldükten sonra “keşke” deniliyor.
Bu “keşke”lerin hiçbirinin kimseye bedeli olmuyor.
Bugün bu ülkede kadınların ölümü yalnızca mezarlıklarda değil, sayaçlarda da izleniyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu tarafından tutulan veriler, her gün artan rakamlarla toplumsal bir felaketin kroniğine dönüşmüş durumda.
Bu sayaçlar yalnızca sayıları göstermiyor. Bu sayaçlar, önlenebilecek ölümlerin hızını gözler önüne seriyor.
Her yeni rakam, bir devlet refleksinin daha çalışmadığını ilan ediyor.
Her artış, “koruma” denilen mekanizmanın boş bir kavrama dönüştüğünü kanıtlıyor.
Bu hız, istatistik diliyle açıklanamaz.
Bu hız, akıl durduran bir yönetim çöküşünün göstergesidir.
6284 sayılı yasa yürürlükte.
Uzaklaştırma kararları veriliyor.
Elektronik kelepçe teoride var.
Risk analizleri kâğıt üzerinde tutuluyor.
Uygulamada ise fail serbest.
Fail cesur.
Fail kendinden emin.
Çünkü fail biliyor.
Uzaklaştırmayı ihlal ederse tutuklanmayacağını biliyor.
Tehdit ederse ciddi sonuç doğmayacağını biliyor.
Takip ederse ısrarlı sayılmayacağını biliyor.
Öldürürse indirim alacağını biliyor.
Bu tablo başka ülkelerde böyle işlemiyor. Kadına yönelik şiddet, birçok ülkede özel ve ağır suç kapsamında ele alınıyor. Uzaklaştırma ihlali doğrudan tutuklama nedeni sayılıyor. Israrlı takip ve tehdit, cinayet gerçekleşmeden önce uzun süreli hapis cezalarıyla karşılık buluyor. Devlet “olduktan sonra” değil, olmadan önce devreye giriyor.
Türkiye’de ise tam tersi bir düzen işliyor. Devlet kadını değil, failin hareket alanını koruyor.
Devlet önleyici değil, seyirci davranıyor. Devlet “olduktan sonra” konuşuyor.
Bu bir hukuk boşluğu değildir. Bu, cezasızlık üzerine kurulu sistematik bir tercihtir.
Gerçek caydırıcılık, suç işlendikten sonra değil; suç ihtimali ortaya çıktığında başlar. Uzaklaştırma ihlali ilk seferde şartsız tutuklama gerektirmedikçe bu cinayetler durmaz.
Kadına yönelik şiddette iyi hâl ve tahrik indirimi kaldırılmadıkça bu tablo değişmez. Koruma talebi bir “rica” gibi ele alındıkça kadınlar yaşamaya devam edemez.
Bu ülkede kadınlar yanlış tercihler yaptıkları için ölmüyor.
Kadınlar, devlet doğru tercihleri uygulamadığı için öldürülüyor.
Her kadın cinayeti önlenebilirdi.
Her biri öngörülebilirdi.
Her biri durdurulabilirdi.
Buna rağmen hiçbir kamu görevlisi sorumluluk üstlenmiyor.
Hiçbir kurum hesap vermiyor.
Hiçbir mekanizma kendini sorgulamıyor.
Ortada bir ihmal yok.
Ortada ısrarlı bir körlük var.
Kadın cinayetleri kader değildir. Bu tablo bir yönetim anlayışının sonucudur. Bu anlayış değişmedikçe sayaçlar durmaz. Sayaçlar durmadıkça bu ülkenin vicdanı da rahat uyuyamaz.
Bu ülkede kadınlar korunmadığı için ölüyor. Fail korunurken, kadınlar toprağa veriliyor.
Bu tabloya hâlâ “münferit” diyen herkes suç ortağıdır.












