Türkiye’de her ekonomik sıkışmada aynı senaryo devreye sokulur.
Birileri çıkar, parmağını emekliye doğrultur:
“Çoklar.”
“Bütçeye yükler.”
“Sistem onları taşıyamıyor.”
Oysa bu ülkede sorun emekliler değildir.
Sorun, kimin yük sayıldığına, kimin ise dokunulmaz ilan edildiğine karar veren zihniyettir.
Bugün milyonlarca emekli, ömrünü çalışarak geçirmiş insanlar, yoksulluğun faili gibi gösterilirken; devletin tercihleri, denetimsiz alanları ve hesap vermeyen yapıları bilinçli biçimde tartışma dışı bırakılıyor.
Yoksulluk konuşuluyor ama yoksullaştıran düzen konuşulmuyor.
Bu bir tesadüf değildir.
Bu, bilinçli bir algı yönetimidir.
Algı Ne Zaman Değişti?
2000’li yılların başında “sosyal devlet” kavramı hâlâ siyasal dildeydi.
Emeklilik bir hak olarak anılıyordu.
Sonra adım adım tablo değişti.
Önce “erken emeklilik” suçlandı.
Sonra “emekli sayısı fazla” dendi.
Ardından “kaynak yok” söylemi kalıcılaştırıldı.
Aynı yıllarda emekli maaşlarının alım gücü düştü, yaşam maliyeti hızla arttı.
Ama ilginçtir; devletin dokunulmaz alanları hiçbir zaman gerçek bir tartışmaya açılmadı.
Çünkü emekli kolay hedeftir.
Örgütsüzdür.
Sesi kısıktır.
Sokağı yoktur.
Rakamların Gizlediği Gerçek
Türkiye’de bugün yaklaşık 16 milyon emekli vardır.
Bu sayı, gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında olağanüstü değildir.
Olağanüstü olan şudur:
Emekliler bu kadar çok çalışmışken, bu kadar yoksuldur.
Mesele sayı değil, öncelik meselesidir.
Bir devlet bütçesini kime göre daraltıyorsa, kime göre genişletiyorsa; gerçek tercih oradadır.
Emekliye gelince “kaynak yok” denir.
Ama bazı alanlarda hesap sormak akla bile gelmez.
İşte adaletsizlik tam burada başlar.
Emekliye Karşı Mülteci: Bilinçli Bir Tuzak
Türkiye’de yoksulluk tartışması her alevlendiğinde aynı cümle piyasaya sürülür:
“Emekliye para yok ama mültecilere var.”
Bu cümle gerçeği anlatmaz.
Bu cümle, gerçeği örtmek için üretilmiştir.
Çünkü mesele emekliye verilen para ile mülteciye verilen destek değildir.
Mesele, bu iki kesimin bilinçli olarak karşı karşıya getirilmesidir.
Almanya’da mülteciler sosyal yardımlardan yararlanır.
Ama Almanya’da emekli açlık sınırının altında yaşamaz.
Fransa’da göç tartışmalıdır.
Ama Fransa’da hiçbir siyasetçi emekliyi “yük” ilan edemez.
Çünkü oralarda soru şudur:
“Devlet bu yükü adil mi paylaştırıyor?”
Türkiye’de ise soru tersinden sorulur:
“Bu yükü kimin sırtına yıkalım?”
Mülteciler üzerinden yaratılan “bedava beleş” algısı, kötü yönetilmiş bir sürecin üzerini örter.
Sorun yardım edilmesi değil; şeffaflık, denetim ve doğru bilgilendirmenin bilinçli olarak yapılmamasıdır.
Devlet, yönetemediği süreci anlatmak yerine,
toplumu birbirine düşürmeyi tercih etmiştir.
…ve bu tercihin bedelini yine emekli ödemektedir.
“Bir An Önce Ölsünler” Noktasına Geldik
Bu ülkede emekliler artık sadece yoksullukla suçlanmıyor.
Daha kötüsü söyleniyor.
Sosyal medyada, televizyon ekranlarında, hatta sokakta şu cümle fısıldanıyor:
“Zaten yaşlılar, bir an önce ölürlerse sistem rahatlar.”
Bu cümle bir gaf değildir.
Bir öfke patlaması da değildir.
Bu cümle, insanın insanlıktan çıkarıldığı bir eşiği gösterir.
Bir toplum, emeklisinin ölümünü temenni etmeye başladıysa;
orada sorun ekonomi değildir.
Orada sorun vicdanın iflasıdır.
“Fazlalık” Zihniyeti Nerede Durur?
Bu ülkede bir gece yarısı sokak hayvanları “fazlalık” ilan edildi.
Toplatıldılar.
Görünmez kılındılar.
Bir kısmı öldürüldü.
…ve bütün bunlar olurken,
“Zor ama gerekli” dendi.
Bugün emekliler için kullanılan dil de aynıdır:
“Çoklar.”
“Yükler.”
“Sistem onları taşıyamıyor.”
Henüz kimse emeklileri toplamıyor.
Henüz kimse bunu açıkça söylemiyor.
Ama bir toplum, “fazlalık” kelimesini bir kez kabul etti mi,
gerisi sadece zaman meselesidir.
Çünkü mesele hayvanlar değildir.
Mesele insanlar değildir.
Mesele, yaşama hakkını maliyet hesabına dönüştüren zihniyettir.
Dün sokak hayvanları için susanlar,
bugün emekliler için fısıldanan
“ölmeleri iyi olur” cümlesine de susuyorsa,
burada bir benzetme değil,
aynı vicdansızlığın sürekliliği vardır.
Asıl Soruyu Sormadan Çıkış Yok
Bir ülkede emekliler yoksullukla suçlanıyorsa,
orada sorun bütçe değildir.
Sorun, adaletin kimlere uğramadığıdır.
Bir ülkede mülteciler bahane edilerek emekliler gözden çıkarılıyorsa,
orada sorun göç değildir.
Sorun, kendi vatandaşına asgari yaşamı çok gören anlayıştır.
Emekli bu düzenin sebebi değil;
bu düzenin en net tanığıdır.
Çalıştı.
Ödedi.
Sustu.
Şimdi de suçlanıyor.
Emekliyi mülteciyle yarıştıran, sonra da emeklinin ölümünü fısıldayan bu düzen;
krizi değil, vicdansızlığı yönetmektedir.













