
Türkiye’de bugün 15 milyondan fazla emekli var.
…ve bu emeklilerin yüzde 90’ı 25 bin TL’nin altında maaş alıyor.
Rakamlarla konuşalım:
- Yüzde 34,2’si (yaklaşık 5 milyon 690 bin kişi) 20 bin TL’nin altında,
- Yüzde 55,8’i (yaklaşık 9 milyon 282 bin kişi) 20–25 bin TL arasında,
- Sadece yüzde 10’u (1 milyon 600 bin kişi) 25 bin TL’nin üzerinde maaş alabiliyor.
Bu tablo bir “dengesizlik” değil.
Bu tablo, bilerek ve isteyerek yaratılmış bir düzenin fotoğrafıdır.
SGK emeklisine verilen yüzde 12’lik zam, gerçek hayatta 1000 lirayı bile bulmuyor.
Aynı dönemde:
Doğalgaz faturaları yüzde 50’ye varan zamla geliyor.
Gıda fiyatları aylık değil, haftalık artıyor.
Ama iktidar hâlâ “halk düzelmeyi hissediyor” diyebiliyor.
Soruyorum:
Hangi halk?
Hangi his?
Deprem gerekçe gösterilerek emekliye zam yapılmadığı söylendi.
Peki yıllardır toplanan ÖTV’ler nereye gitti?
Depremzedeler hâlâ evsiz.
Hâlâ konteynerde.
Hâlâ unutulmuş durumda.
Bütçe ise her seferinde emekliye gelince bitiyor.
…ve işin kalbinde 5510 sayılı yasa var.
5510 sayılı yasa, basitçe şunu yaptı:
- Çalışanın prime esas kazancını düşürdü,
- Aylık bağlama oranlarını aşağı çekti,
- Daha uzun süre çalışanı değil, daha az maaşa razı olanı “normal” hale getirdi.
Yani bu yasa, emekliyi yoksullaştıran teknik bir düzenleme değil; emeğin karşılığını sistemli biçimde budayan bir mekanizmadır.
Buna başka isim aramaya gerek yok:
Bu, emek hırsızlığıdır.
Bu yol daha önce yüründü.
Arjantin’de emekli maaşları “geçici” denilerek eritildi, orta sınıf çöktü, insanlar bankaların önünde sabahladı.
Yunanistan’da “rakamlar düzeliyor” denirken emekliler maaşlarını çekemedi, bir kuşak hayattan vazgeçti.
Venezuela’da “sosyal devlet” söylemi, paranın pul olduğu, emeklinin maaşını çantayla taşıdığı bir çöküşle sonuçlandı.
Bu ülkelerin ortak noktası şuydu:
Yoksulluk önce normalleştirildi, sonra inkâr edildi, en sonunda kader ilan edildi.
Türkiye bugün tam da bu eşikte duruyor.
Bugün ülkede insanlar çöp karıştırıyor.
…ve buna çözüm olarak, tarihi geçmiş gıdaların, “çürük ama yenilebilir” denilerek satıldığı outlet mağazalar açılıyor.
Bu bir sosyal yardım modeli değildir.
Bu, yoksulluğu yönetilebilir hale getirme utanmazlığıdır.
İktidarın, vatandaşına reva gördüğü insanlık sınırı budur.
Şimdi asıl soru şudur:
Bu insanlar, kendilerini bu hale getiren yönetime karşı hak arayamaz mı?
Yoksa sandıkta alınan oy,
Yoksulluğu, adaletsizliği ve ihmali meşru mu kılar?
Çoğunluk her zaman haklıysa, adalete neden ihtiyaç var?
Bu ülkede sorun para değil.
Sorun kaynak değil.
Sorun deprem değil.
Sorun;
emeği değersizleştiren, yoksulluğu kader gibi sunan ve buna itiraz edeni susturmaya çalışan bir anlayıştır.
Mustafa Kemal Atatürk yıllar önce uyarmıştı:
“Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar; önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, en sonunda da istiklallerini kaybederler.”
Bugün emekli açken, emeğin karşılığı sistemli biçimde budanırken, bu söz bir alıntı değil; bir hatırlatmadır.
Tarih şunu defalarca gösterdi:
Emekliyi susturan iktidarlar, sonunda toplumu susturamaz.
Bu ülkede emekli yoksul değil; bilerek yoksullaştırılmıştır.
Bu ülkede açlık bir sonuç değil, yönetim biçimidir.
Sandık, emeği çalmanın kefareti değildir.
Çoğunluk, adaletsizliği aklamaz.
…ve bir gün bu ülke şunu sormadan iyileşmeyecek:
Bizi bu hale kim getirdi ve neden hâlâ hesap vermiyor?












