Biz Açlığı Konuştuk, Kuraklığı İzledik
Asgari maaşı konuştuk.
Asgari ücret açlık sınırının altında.
Bu artık bir tartışma değil, itiraf edilmemiş bir gerçek.
Zammı konuştuk.
Açlığı, yokluğu, sefaleti konuştuk.
Diğer yanda ise
Kadınlar öldürülüyor.
Çocuklar korunmuyor.
Sokak hayvanları katlediliyor.
Bütün bunlar konuşulup yaşanırken, kameraların önünde bir ülkenin nasıl ciddiye alınmadığını ve o ülkenin devlet başkanının bir başka ülkenin başkanı tarafından nasıl aşağılanarak madara edildiğini izledik. Gücün karşısında siyasetin nasıl küçüldüğünü, kameraların önünde nasıl sustuğunu gördük.
…ve asıl rezalet neydi biliyor musunuz?
Bizse geleceğimizi izler gibi izlemekle yetindik.
Dünya bunları konuşurken biz ne yapıyoruz?
Biz asıl konuşmamız gerekenleri yıllardır ya görmezden geldik ya da erteledik:
“Toprağı, suyu ve geleceği.”
Türkiye, sanılanın aksine su zengini bir ülke değil.
Türkiye su fakiri olma eşiğinde.
Bu bir çevreci sloganı değil, soğuk bir matematik.
Kişi başına düşen yıllık su miktarı 1.300 metreküpün altına indi.
Bu rakam 1.000’in altına düştüğünde, artık tartışma bitiyor:
O ülke su fakiridir.
Dünya kuraklığa karşı üretim modellerini değiştirirken, biz ne yaptık?
Kuraklık varken çim diktik.
Susuzluk varken havuz yaptık.
Toprak çatlamışken “peyzaj” konuştuk.
Bir olimpik havuz 2.500 ton su yutar.
Bu, bir ailenin yıllarca içeceği sudur.
Ama biz bunu israf değil, “lüks hayat” saydık.
Türkiye’de suyun yaklaşık yüzde 77’si tarımda kullanılıyor.
Ama hâlâ ilkel, vahşi sulama yapıyoruz.
Suyu toprağa değil, boşa akıtıyoruz.
Sonuç mu?
Konya Ovası’nda obruklar, göller haritada ama gerçekte yok, çiftçi borç içinde, halk pazarda eziliyor.
Sonra dönüp soruyoruz:
“Sebze neden pahalı?”
“Et neden lüks?”
“Ekmek neden küçüldü?”
Çünkü siz toprağı öldürdünüz.
Çünkü siz suyu süs sandınız.
Çünkü toprağını korumayan bir ülke, eninde sonunda sofrasını da koruyamaz.
Bilim insanları yıllardır uyarıyor.
Uzmanlar raporlar yazıyor.
Çiftçi bağırıyor.
Ama biz ne yaptık?
“Gözümüze güzel görünsün” diye çimler ektik.
“Keyfimiz kaçmasın” diye gerçeği erteledik.
Şimdi soruyorum:
“Asgari ücret açlık sınırının altındayken,
Toprak susuzken,
Kadınlar, çocuklar, hayvanlar ölürken,
Bir ülke geleceğini hangi makyajla örtebilir?”
Bu yaşadığımız sadece bir iklim krizi değil.
Bu bir akıl krizi.
Bu bir öncelik krizi.
Bu bir vicdan krizi.
Bu ülke fakir değil.
Bu ülke yanlış yönetiliyor.
…ve en tehlikelisi şudur:
Biz hâlâ bunu seyirlik bir haber sanıyoruz ve biz hâlâ bunu “yarın konuşuruz” diyoruz.
Hayır.
Yarın yok.
Asgari ücret açken,
toprak susuzken,
adalet körken,
bir ülke neyle ayakta kalacağını sanıyor?
En acısı şu:
“Bu bedeli ödeyenler karar verenler değil,
Asgari ücretle yaşayanlar,
Çiftçiler,
Çocuklar,
Henüz doğmamış olanlardır.”
…ve biz hâlâ konuşuyoruz…
Ama yanlış yerden.
…ve biz bugün hâlâ seyrediyoruz.
Alkışlamasak bile, sessiz kalarak ortak oluyoruz.
Bu yazı rahatlatmak için yazılmadı.
Bu yazı hesap sormak için yazıldı.
Çünkü bazı gerçekler yumuşatıldıkça değil, yüzümüze çarpıldıkça anlaşılır.
Soruyorum:
“Açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmiş bir halk,
Susuz bırakılmış bir toprak,
Adaleti tartışmalı bir düzen
Ne kadar ayakta kalabilir?”
Bu ülke kaynak fakiri değil.
Bu ülke önceliklerini kaybetmiş bir ülke.
…ve artık şunu açıkça söylemenin zamanıdır:
“Suyunu kaybeden bir ülke, sadece tarımını değil, bağımsızlığını da kaybeder.”
Biz hâlâ konuşuyoruz.
Ama yanlış yerden değil artık; geç kalmış bir yerden.
…ve bazı gecikmelerin telafisi yoktur.
“Milli egemenlik, iktisadi egemenlikle mümkündür.” (Mustafa Kemal Atatürk)













