
Bir boğaz kapanırsa dünya sarsılır.
Bir boğazın değeri unutulursa, bir ülke çözülür.
Dünya bugün Hürmüz Boğazı’nı konuşuyor.
Kapanır mı?
Kapanırsa ne olur?
Petrol geçmezse hayat nasıl devam eder?
Sorular doğru.
Eksik olan şu:
Bir boğaz kapanırsa kriz olur.
Bir boğaz unutulursa ne olur?
Hürmüz…
Dar bir geçit.
Ama dünya ekonomisinin ana damarı.
Günde yaklaşık 20 milyon varil petrol.
Küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si.
Sıvılaştırılmış doğalgazın önemli bir kısmı da bu hat üzerinden akıyor.
Henüz kapanmadan bile piyasalar sarsılıyor.
Çünkü herkes biliyor:
Orası bir su yolu değil.
Bir güç noktası.
Bu gerçek yeni değil.
1980.
Jimmy Carter açık söyledi:
“Basra Körfezi’nin kontrolüne yönelik her girişim, Amerika’nın hayati çıkarlarına saldırıdır.”
Bu söz tarihe
Carter Doktrini olarak geçti.
Yıllar sonra
Henry Kissinger
aynı gerçeği başka bir cümleyle anlattı:
“Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin.”
Çünkü mesele enerji değil.
Mesele kontrol.
Kontrol eden, kaderi belirler.
Kriz haritada başlar.
Haritada kalmaz.
Petrol durursa nakliye durur.
Nakliye durursa maliyet artar.
Maliyet artarsa fiyat durmaz.
Market rafı boşalmaz.
Etiket durmaz.
Zam sadece rakam değildir.
Zam, toplumun sabır sınırıdır.
Dünya boğazları böyle okuyor.
Peki biz?
Dünya boğazları güç olarak okuyor.
Biz boğazlarımızı alışkanlık sanıyoruz.
İstanbul Boğazı
Çanakkale Boğazı
Yılda 40 binden fazla gemi.
Petrol tankerleri.
Kimyasal yükler.
Stratejik taşımalar.
Bu bir yoğunluk değildir.
Bu bir imtiyazdır.
Bu imtiyaz gökten inmedi.
1923
Lozan Antlaşması
Bu ülke kendi boğazında tam yetkili değildi.
Boğazlar uluslararası komisyona bırakıldı.
1936
Montrö Boğazlar Sözleşmesi
Kontrol geri alındı.
Egemenlik geri alındı.
Geçiş rejimi Türkiye’ye geçti.
Bu bir anlaşma değildi.
Bu, bir iradenin sonucuydu.
O iradenin adı:
Mustafa Kemal Atatürk
Çünkü o şunu biliyordu:
Boğazına sahip olmayan bir ülke,
kendi kaderine sahip olamaz.
Zamanı bekledi.
Şartları zorladı.
Masada geri adım atmadı.
Bu ülkenin boğazını, bu ülkeye geri aldı.
Peki bugün?
Boğazlar açık.
Geçiş var.
Trafik artıyor.
Risk büyüyor.
Sorular yok.
Bu yoğunluk karşısında risk nasıl yönetiliyor?
Bu geçişten ekonomik karşılık ne?
Bu stratejik hak nasıl kullanılıyor?
Cevap yok.
Yetki var.
İrade yok.
Plan yok.
Strateji yok.
Alışkanlık var.
Sessizlik var.
Hürmüz için herkes senaryo yazıyor.
Kapanırsa ne olur?
Alternatif ne?
Enerji akışı nasıl korunur?
Türkiye kendi boğazı için senaryo yazmıyor.
Bu bir ihmal değil.
Bu bir tercih.
Bir ülke hakkını kullanır.
Kullanmazsa…
Hakkını kaybeder.
Unutulan hak aşınır.
Aşınan hak tartışılır.
Tartışılan hak kaybedilir.
Bugün en büyük çelişki ortada:
Türkiye enerjiye bağımlı.
Petrol bizim değil.
Doğalgaz bizim değil.
Ama geçiş yolları bizim.
Başkasının enerjisine bağımlı bir ülke,
kendi gücünü kullanamaz.
Bu sadece ekonomi değil.
Bu bir güvenlik meselesidir.
Kriz uzakta başlamaz.
Kriz eve gelir.
Bir tanker geçer.
Bir fiyat artar.
Bir hayat değişir.
Enflasyon sadece veri değildir.
Yaşamın kendisidir.
Çözüm açık:
Boğaz coğrafya değildir.
Boğaz stratejik güçtür.
Geçiş politikası yeniden tanımlanır.
Risk yönetimi kurumsallaşır.
Ekonomik karşılık modeli oluşturulur.
Ulusal çıkar merkez olur.
En önemlisi:
Bu güç kullanılır.
Kullanılmayan güç…
Güç değildir.
Dünya Hürmüz Boğazı’na bakıyor.
Ben İstanbul Boğazı’na bakıyorum.
Mesele Hürmüz değil.
Mesele, elindeki gücü kullanmayan bir ülkenin
kaçınılmaz krizidir.
Peki biz…
Mustafa Kemal Atatürk’ün geri aldığı bu hakkın
bugün neresindeyiz, gerçekten farkında mıyız?













