
Dünya görüyor, biz neden görmüyoruz?
Türkiye sineması ve televizyonu, uluslararası alanda tesadüfi değil, kayıtlı ve süreklilik gösteren bir başarı çizgisine sahiptir. Bu başarılar birer “iyi haber” değildir. Tarih, yer ve ödül bilgileriyle belgelenmiş somut gerçeklerdir.
Asıl mesele şudur:
Bu kadar açık ve inkâr edilemez bir başarı zinciri varken, Türkiye’de sanat neden desteklenmek yerine daraltılmaktadır?
GERÇEK BAŞARILAR: TARİH, YER, ÖDÜL
1982 – Cannes Film Festivali
Yılmaz Güney – Yol
Altın Palmiye (paylaşımlı)
Türkiye sineması ilk kez dünyanın en prestijli sinema ödülünü aldı. Film, politik cesareti ve evrensel anlatı gücü nedeniyle ödüllendirildi.
1988 – Berlin Film Festivali
Tevfik Başer – 40 Metrekare Almanya
Gümüş Ayı – Jüri Ödülü
Göçmen bir kadının kapalı bir mekânda sıkışan hayatı üzerinden, Avrupa’da yaşayan Türkiye’den gelen insanların görünmeyen gerçekliğini sinemaya taşıdı.
2004 – Berlin Film Festivali
Fatih Akın – Duvara Karşı
Altın Ayı
Kimlik, aidiyet ve yabancılaşma meselelerini Avrupa’nın merkezine taşıyan film, Türkiye kökenli sinemanın kırılma noktasıdır.
2014 – Cannes Film Festivali
Nuri Bilge Ceylan – Kış Uykusu
Altın Palmiye
Türkiye sinemasının ilk tekil Altın Palmiye zaferi. Jüri gerekçesi nettir: ahlaki çatışmalar, edebi derinlik ve evrensel anlatı.
2018 – Cannes Film Festivali
Nuri Bilge Ceylan – Ahlat Ağacı
Ana Yarışma Seçkisi
Ahlat Ağacı, taşra–merkez gerilimini, entelektüel yalnızlığı ve kuşak çatışmasını uzun diyaloglar üzerinden kuran cesur bir filmdir.
Bu film, “anlatı konforu”nu reddeder. İzleyiciyi rahatlatmaz; düşünmeye zorlar.
Cannes’ta ana yarışmaya alınması, Türkiye sinemasının ticari beklentilere teslim olmayan dilinin uluslararası alanda hâlâ karşılık bulduğunu göstermiştir.
2022 – Cannes Film Festivali
Emin Alper – Kurak Günler
Belirli Bir Bakış
Kurak Günler, yargı, bürokrasi ve taşra iktidarı arasındaki görünmez ilişkileri merkezine alan açık bir politik anlatıdır.
Film, “suç”tan çok suçun nasıl üretildiğini anlatır.
Cannes’daki görünürlüğü, Türkiye’de çoğu zaman “fazla politik” bulunarak dışlanan bu tür anlatıların, dünya sinemasında meşru ve gerekli kabul edildiğinin göstergesidir.
2025 – Berlin Film Festivali
İlker Çatak – Sarı Zarflar
Altın Ayı – En İyi Film
Sarı Zarflar, birey–devlet ilişkisini gündelik hayatın içinden, sakin ama derin bir anlatımla kurar.
Film, itaati değil vicdanı merkeze alır.
Berlin jürisinin bu filme verdiği ödül, slogan atmadan politik olan sinema diline açık bir onaydır.
Emin Alper – Kurtuluş
Gümüş Ayı – Jüri Büyük Ödülü
Kurtuluş, toplumsal hafıza ve bastırılmış geçmişle yüzleşme çağrısı yapan bir filmdir.
Gerilimli atmosferi ve kapalı mekân kullanımı, iktidarın görünmeyen ağırlığını hissettirir.
Bu ödül, estetikten çok cesareti işaret etmektedir.
TELEVİZYON: SESSİZ GEÇİŞTİRİLEN BAŞARI
2025 – International Emmy Awards
Deha
En İyi Dizi / Büyük Ödül
Başrol: Aras Bulut İynemli
Deha, dramatik yapısı, karakter derinliği ve oyunculuk performanslarıyla uluslararası jürinin dikkatini çekmiştir.
Bu ödül, Türkiye televizyonculuğunun yalnızca yüksek prodüksiyon değil, içerik taşıyan işler de üretebildiğinin kanıtıdır.
Aras Bulut İynemli’nin performansı, melodramdan kaçınan, karakterin iç çatışmasını taşıyan bir çizgide değerlendirilmiştir.
Ne var ki bu başarı, Türkiye’de hak ettiği kültürel tartışmayı yaratmamış, magazinel akış içinde hızla tüketilmiştir.
ALKIŞ DIŞARIDA, FİLTRE İÇERİDE
Bu başarıların ortak özelliği nettir:
Hiçbiri iktidar konforuna göre üretilmemiştir.
Türkiye’de sanat alanı üçlü bir mekanizma ile daraltılmaktadır:
- Kamu fonları şeffaf değildir; reddedilen projeler için etkili bir itiraz yolu yoktur.
- Salon, festival ve mekân erişimi “uygunluk” gerekçesiyle sınırlandırılmaktadır.
- Yayın ve dağıtım alanındaki belirsizlik, oto-sansürü kurumsallaştırmaktadır.
Bu bir tesadüf değildir. Bu, yapısal bir eleme düzenidir.
SANSÜR: YASAKLA DEĞİL, KAYIRMA YOLUYLA
Bugün sansür afiş indirerek yapılmıyor.
Sansür;
- fon vermeyerek,
- davet etmeyerek,
- salon açmayarak,
- dağıtımı kilitleyerek
uygulanıyor.
Aynı film Berlin’de “cesur” bulunurken, Türkiye’de “sakıncalı” sayılıyor.
Bu estetik bir tartışma değildir. Bu, iktidarın rahatsız olmama refleksidir.
Bir ülkede sanat yalnızca ödül aldığında hatırlanıyorsa, ama üretirken yalnız bırakılıyorsa, orada sanat korunmuyor demektir.
Berlin alkışladı.
Cannes kayda geçti.
New York ödüllendirdi.
Biz ise hâlâ şunu yapıyoruz:
Sanatı ya susturuyoruz ya magazinleştiriyoruz.
Oysa sanat sustuğunda geriye yalnızca gürültü kalır.
Gürültüyle yönetilir.
Ama sanatla gelecek kurulur.












