Gülsin Onay’ı bilmeyen yoktur… Harika Çocuk” olarak başladığı müzik yaşamını dünyanın en önemli orkestraları ve şefleriyle çalışmalar yaparak sürdüren uluslararası alanda tanınan sanatçımız, istisnai bir Chopin icracısı kabul edilmektedir.
Ayrıca Ahmed Adnan Saygun’un dünya çapında en güçlü yorumcusu olarak tanınır ve Saygun’un eserlerinin dünyaya tanıtılmasına, sevilmesine öncülük etmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından verilen Devlet Sanatçısı unvanının sahibi olan, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası solisti, Bilkent Üniversitesinin sürekli sanatçısı da olan Gülsin Onay aynı zamanda UNICEF Türkiye İyi Niyet Elçisi…
Uluslararası müzik kariyeri Venezuela’dan Japonya’ya uzanan bir coğrafyada 5 kıtada 80’den fazla ülkeyi kapsayan sanatçımız, icracı kariyerinin dışında organizasyonunda yer aldığı ve düzenlediği kültür-sanat etkinlikleri, verdiği eğitimler, yaptığı yayın ve hayır işleriyle klasik müziğin yorulmaz destekçilerinden biri…
Onunla yaptığımız özel röportajda başarılarıyla ilham veren, etrafına ışık saçan, disiplinli, güçlü bir kadını daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Ve hayranlığımız daha da arttı.
İyi ki varsınız Gülsin Hanım…

Sanat yolculuğuna “Harika Çocuk” olarak başlayan biri olarak bu süreçte keşfedilmenin ve desteklenmenin önemi hakkında neler söylemek istersiniz?
Bir çocuğun yeteneğinin erken yaşta fark edilmesi elbette çok önemli. Ama bence keşfedilmek tek başına yeterli değil; asıl önemli olan, o yeteneğin doğru yönlendirilmesi, beslenmesi ve gelişebilmesi için gerekli koşulların yaratılması. Çünkü yetenek çok kıymetli bir başlangıç noktasıdır ama onu bir sanat yolculuğuna dönüştüren şey eğitim, emek, disiplin, sevgi ve destektir.
Ben kendimi bu anlamda çok şanslı hissediyorum. Küçük yaşta müziğe duyduğum ilginin fark edilmesi ve ailemin bana sağladığı destek, hayatımın yönünü belirledi. Türkiye’de 1948 yılında yürürlüğe giren Harika Çocuklar Yasası’nın sağladığı imkânlarla henüz 12 yaşındayken Paris’e giderek konservatuvar eğitimime başladım. Bu, hayatımda çok önemli bir dönüm noktasıydı.
Bugün geriye baktığımda, bir çocuğun hayatına dokunmanın, onun içindeki potansiyeli görmenin ne kadar değerli olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Bu nedenle genç yeteneklerin keşfedilmesini ve desteklenmesini yalnızca bireysel bir başarı meselesi olarak değil, toplumun kültürel geleceği açısından da çok önemli bir sorumluluk olarak görüyorum.
Sizin keşfedilme ve desteklenme süreciniz nasıl gelişti?
Müziğe çok küçük yaşta başladım. Üç yaş civarında piyano ile tanıştım. Altı yaşımda ilk radyo resitalimi verdim. Ailem, özellikle annem ve babam, müziğe olan ilgimi büyük bir sevgiyle desteklediler. Çocukluğumdan itibaren müzik hayatımın doğal bir parçasıydı.
12 yaşımda Paris Konservatuvarı’na kabul edilmemle birlikte hayatım bambaşka bir yöne doğru ilerledi. O yaşta ailemden ayrılıp başka bir ülkede eğitim almak elbette kolay değildi. Ancak orada çok değerli hocalarla çalışma fırsatı buldum. Mithat Fenmen, Pierre Sancan, Monique Haas ve Nadia Boulanger gibi müzik tarihinin çok önemli isimlerinden eğitim aldım. Henüz 16 yaşımda Paris Konservatuvarı’ndan Premier Prix ile mezun oldum.
Hayatımın en özel karşılaşmalarından biri de Ahmed Adnan Saygun’la tanışmam oldu. 12 yaşımda başlayan bu ilişki, onun hayatının sonuna kadar sürdü. Bana yalnızca müziği değil, bir esere nasıl yaklaşılması gerektiğini, müziğin arkasındaki düşünceyi ve kültürü de öğretti.
Bugün anlıyorum ki insanın hayatında karşılaştığı doğru insanlar, doğru zamanda verilen destekler ve açılan kapılar çok belirleyici olabiliyor. Ben de bütün bu imkânların hakkını vermeye ve öğrendiklerimi yeni kuşaklara aktarmaya çalışıyorum.

Uluslararası alanda istisnai bir Chopin icracısı kabul ediliyorsunuz. Ayrıca besteci Ahmet Adnan Saygun’un dünya çapında en güçlü yorumcularından biri olarak tanınıyor ve eserlerinin dünyaya tanıtılmasına öncülük ediyorsunuz. Özellikle bu iki önemli besteciye odaklanmanızın nedenleri nelerdir?
Chopin ve Saygun benim müzik hayatımda iki çok özel yere sahip. Aslında birbirinden farklı dünyaları temsil ediyor gibi görünseler de ikisinin müziğinde de beni derinden etkileyen çok güçlü bir şiirsellik, insan sevgisi ve ifade zenginliği var.
Chopin benim için yalnızca bir besteci değil, piyano edebiyatının en özel dünyalarından biri. Onun müziğinde insanın en derin duygularını buluyorum. Bir yandan inanılmaz bir teknik ustalık, diğer yandan kırılganlık, zarafet, tutku ve sonsuz bir hayal gücü… Chopin’i yorumlamak, her defasında yeniden keşfedilen bir yolculuk. Yıllar geçtikçe onun müziğinde yeni ayrıntılar, yeni anlamlar buluyorum. Belki de bu yüzden hiçbir Chopin konserim bir öncekinin tekrarı olmuyor.
Ahmed Adnan Saygun ise benim hayatımda çok daha kişisel ve özel bir yere sahip. Kendisiyle 12 yaşımda tanıştım ve yaşamının sonuna kadar öğrencisi olma ayrıcalığını yaşadım. İkinci Piyano Konçertosu’nu bana ithaf etmesi ve bu eserin dünya prömiyerini gerçekleştirmem benim için unutulmaz bir onur ve sorumluluktur.
Saygun’un müziğinde Anadolu’nun kültürel zenginliğini, halk müziğimizin köklerini, evrensel klasik müzik diliyle buluşturan çok özgün bir dünya var. Onun eserlerinin yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın önemli konser salonlarında da duyulmasını hep çok önemsedim. Bu eserleri farklı ülkelerde, orkestralarla ve dinleyicilerle buluşturmak benim için bir sanatçı sorumluluğu.
Chopin bana piyano edebiyatının sonsuz derinliğini, Saygun ise kendi kültürel köklerimi evrensel bir dille anlatmanın güzelliğini hatırlatıyor. İkisi de müzik hayatımın vazgeçilmez bir parçası.
Uluslararası müzik kariyeriniz Venezuela’dan Japonya’ya uzanan bir coğrafyada 5 kıtada 80’den fazla ülkeyi kapsıyor. Bu yolculuklar, farklı ülkeler sizi nasıl etkiledi? Sanatınıza ve hayatınıza neler kattı?
Bugüne kadar 83 ülkede konser verme fırsatım oldu. Venezuela’dan Japonya’ya, Avrupa’nın önemli konser salonlarından dünyanın çok uzak köşelerine kadar uzanan bu yolculuk, hayatımın en büyük zenginliklerinden biri.
Her ülkenin, her şehrin ve her dinleyici topluluğunun kendine özgü bir müzik kültürü, duygusu ve yaklaşımı var. Bazen hiç tanımadığınız bir ülkede, hiç tanımadığınız insanlarla aynı müzikte buluşabiliyorsunuz. Bence sanatın en güzel tarafı da bu: Dil, din, coğrafya ve kültür farklılıklarını aşarak insanları ortak bir duyguda birleştirebilmesi.
Yolculuklarım bana yalnızca müzikal deneyim kazandırmadı; farklı kültürleri tanımayı, insanları anlamayı, dünyaya daha geniş bir pencereden bakmayı öğretti. Bir sanatçı olarak da her konserden, her orkestradan, her şeften ve her dinleyiciyle kurduğum ilişkiden yeni bir şey öğrendim.

Türkiye’yi ve Türk müziğini dünyanın farklı ülkelerinde temsil etmek benim için her zaman özel bir anlam taşıdı. Özellikle Saygun’un eserlerini farklı ülkelerde seslendirmek, kendi kültürümüzün ne kadar evrensel bir müzik dili taşıdığını göstermek açısından çok değerli.
Bunca yılın ardından şunu söyleyebilirim: Dünyanın neresinde olursam olayım, piyano başına geçtiğimde hep aynı dili konuşuyoruz. Müziğin dili…
İcracı kariyerinizin dışında organizasyonunda yer aldığınız ve düzenlediğiniz kültür-sanat etkinlikleri, verdiğiniz eğitimler, yaptığınız yayın ve hayır işleriyle klasik müziğin yorulmaz destekçilerinden birisiniz. UNICEF İyi Niyet Elçiliği, Gümüşlük Klasik Müzik Festivali, piyano eğitmenliği, radyo ve televizyon yayınları gibi… Bütün bunlara çok yoğun temponuzda nasıl vakit ayırıyor, hangi hedeflerle yol alıyorsunuz?
Sanırım bunun en önemli cevabı, bütün bunları birer görev olarak değil, hayatımın doğal bir parçası olarak görmem. Sahneye çıkmak benim mesleğim ve büyük tutkum. Ama müziğin geleceği, gençlerin yetişmesi, sanatın daha geniş kitlelere ulaşması da en az konserlerim kadar önemsediğim konular.
2003 yılından bu yana UNICEF Türkiye İyi Niyet Elçisi olarak çocukların hakları, eğitimi ve fırsat eşitliği konusunda farkındalık yaratmaya çalışıyorum. Bir çocuğun hayatında küçük bir değişime vesile olabilmek bile benim için çok anlamlı. Sanatın çocukların gelişiminde, hayal güçlerinde ve kendilerini ifade etmelerinde çok önemli bir rolü olduğuna inanıyorum.

Gümüşlük Uluslararası Klasik Müzik Festivali de yıllardır büyük bir sevgiyle bağlı olduğum projelerden biri. 2004 yılında başlayan bu yolculukta, festivalin Sanat Danışmanı olarak yalnızca konserlerin değil, genç müzisyenlerin yetişmesinin ve uluslararası müzik dünyasıyla buluşmasının da içinde olmaktan mutluluk duyuyorum. Yıllar içinde yüzlerce genç piyanist Gümüşlük’te eğitim aldı, ustalık sınıflarına katıldı ve sahne deneyimi kazandı. Türkiye’den ve yurt dışından gençlerin aynı ortamda buluşması çok kıymetli.
Bir de radyo yayınları var. TRT Radyo 3’te müziği ve müzisyenleri dinleyicilerle buluşturmak benim için ayrı bir mutluluk. Müziği anlatmak, sevdiğim eserleri paylaşmak, dinleyiciyi yeni bestecilerle tanıştırmak da bir tür sahne deneyimi aslında.
Bütün bunları yaparken zaman zaman çok yorulduğum oluyor elbette. Ama sevdiğim bir şeyi yaparken yorgunluk da başka türlü hissediliyor. Benim için önemli olan, yalnızca kendi konserlerimi gerçekleştirmek değil, benden sonra gelecek kuşaklar için de bir şeyler bırakabilmek. Sanatın sürekliliğine katkıda bulunmak istiyorum.
Geçtiğimiz günlerde Romanya’nın başkenti Bükreş’te, Cumhuriyet Bayramı’na özel düzenlenen bir konser verdiniz. Türkiye Cumhuriyeti’nin 103. kuruluş yıl dönümü kutlamaları kapsamında gerçekleştirilen konserinizin çok özel atmosferinden izlenimlerinizi aktarabilir misiniz?
Bükreş’teki konser benim için gerçekten unutulmaz bir akşam oldu. Cumhuriyetimizin 103. kuruluş yıl dönümünü böylesine coşkulu ve anlamlı bir ortamda kutlamak, hele ki ülkemizden uzakta, insanın yüreğine dokunan çok özel bir duygu.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile yarım asrı aşan bir müzik birlikteliğim var. Bu orkestrayla gerçekleştirdiğimiz dördüncü turnemizin Bükreş’te böyle anlamlı bir konserle devam etmesi ayrıca çok güzeldi. Şef Bujor Hoinic yönetimindeki muhteşem orkestramızla ve Romen korosuyla aynı sahneyi paylaşmak büyük bir mutluluktu.
Bükreş Ulusal Opera Salonu’nun atmosferi, salonun coşkusu ve dinleyicilerin ilgisi gerçekten büyüleyiciydi. Program boyunca ve özellikle finalde alkışların uzun süre dinmemesi, salonun ayağa kalkarak bizi selamlaması hepimizi çok duygulandırdı.
Benim için bu gecenin en anlamlı taraflarından biri, Cumhuriyetimizin değerlerini müzik aracılığıyla başka bir ülkede paylaşmaktı. Atatürk’ün bizlere emanet ettiği Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil; özgürlüğün, çağdaşlığın, eğitimin ve kültürün de simgesi. Bir sanatçı olarak bu değerleri yaşatmanın ve dünyaya anlatmanın sorumluluğunu hissediyorum.
O akşam sahnede yalnızca müzik yapmadık; ülkemizin kültürünü, Cumhuriyetimizin coşkusunu ve ortak değerlerimizi de paylaştık. Kalbimde çok özel bir yeri olacak.
Önümüzdeki günlerde Portekiz’in Madeira adasında düzenlenen Madeira PianoFest kapsamında dinleyicilerinizle buluşacaksınız. Sevenlerinizi neler bekliyor?
Cambridge, Londra ve Bükreş’in ardından şimdi de Portekiz’in büyüleyici Madeira adasında müzikseverlerle buluşacak olmak beni çok heyecanlandırıyor.

7 Kasım’da Madeira PianoFest kapsamında gerçekleştireceğim resitalde, piyano repertuvarının en sevdiğim bestecilerinden Chopin’in dünyasına konuk olacağız.
Chopin benim için her zaman yeniden keşfedilen, her yorumda başka bir kapı açan bir besteci. Onun müziğinde şiirsellik, zarafet, derinlik ve büyük bir duygusal yoğunluk bir arada. Dinleyicilerle bu özel müzik dünyasını paylaşmayı çok seviyorum.
Madeira gibi doğal güzellikleriyle büyüleyen bir adada, uluslararası bir festivalin konuğu olmak da ayrı bir mutluluk. Farklı ülkelerden gelen dinleyicilerle müzik aracılığıyla buluşmak, yeni dostluklar kurmak ve Türkiye’yi temsil etmek benim için her zaman çok değerli.
Sizi örnek alan genç yeteneklere önerilerinizi alabilir miyiz?
Genç müzisyenlere öncelikle şunu söylemek isterim: Kendinize inanın ama kendinizi geliştirmekten asla vazgeçmeyin.
Yetenek çok önemli, fakat tek başına yeterli değil. Çalışmak, sabretmek, merak etmek, dinlemek, okumak ve kendinizi sürekli yenilemek gerekiyor. Bir eseri yalnızca doğru notalarla çalmak değil, onun dünyasını anlamak, bestecinin ne anlatmak istediğini keşfetmek çok önemli.
Teknik çalışmanın yanı sıra müzikal kültürünüzü de geliştirin. Çok dinleyin, farklı yorumları tanıyın, konserlere gidin, başka sanat dallarıyla ilgilenin. Çünkü sanatçının dünyası ne kadar genişse müziği de o kadar zenginleşiyor.

Bir de başkalarıyla yarışmak yerine kendi gelişiminize odaklanmanızı öneririm. Herkesin yolu, zamanı ve anlatacak hikâyesi farklıdır. Başarıyı yalnızca ödüllerle, yarışmalarla veya alkışlarla ölçmeyin. Asıl mesele, müziği gerçekten sevmek ve onunla ömür boyu sürecek bir bağ kurabilmek.
Ve en önemlisi, müziğin size verdiği mutluluğu hiçbir zaman kaybetmeyin.
Gülsin Onay’ın zinde, genç enerjili, aktif bir kadın olmasının sırlarını merak edenlere neler söylersiniz?
Bunun sihirli bir sırrı olduğunu düşünmüyorum. Ama hayata karşı merakımı, öğrenme isteğimi ve heyecanımı hiç kaybetmediğimi söyleyebilirim.
Her sabah yeni bir güne, yeni bir müziğe, yeni bir projeye uyanmak benim için büyük bir mutluluk. Sürekli seyahat etmek, yeni insanlarla tanışmak, gençlerle bir arada olmak, çalışmak ve üretmek beni canlı tutuyor.
Piyano çalışmak da başlı başına büyük bir zihinsel ve fiziksel disiplin gerektiriyor. Düzenli çalışmak, hareket etmek, dengeli beslenmek ve dinlenmeye de zaman ayırmak önemli. Ama bence insanı genç tutan en önemli şeylerden biri, hayata karşı heyecanını koruması.
Ben hâlâ yeni eserler öğrenirken, bir konser öncesinde heyecanlanırken, genç bir öğrencinin başarısına sevinirken kendimi çok mutlu hissediyorum. Yaşımız ne olursa olsun içimizdeki öğrenme ve keşfetme isteğini canlı tutmalıyız.
Güncel Kadın okurlarına mesajınızı alabilir miyiz?

Bütün kadınlara söylemek istediğim en önemli şey, kendi potansiyellerine inanmaları ve hayallerinden vazgeçmemeleri.
Kadınların hayatın her alanında, bilimde, sanatta, eğitimde, kültürde ve toplumsal yaşamda eşit fırsatlara sahip olması çok önemli. Bunun için yalnızca yetenekli olmak ya da çok çalışmak yetmiyor; fırsat eşitliğini sağlayan bir toplumsal anlayışa da ihtiyacımız var.
Ben Atatürk’ün kadınlara kazandırdığı hakların ve Cumhuriyet’in aydınlanmacı değerlerinin önemini hayatım boyunca çok derinden hissettim. Bir kadın sanatçı olarak dünyanın dört bir yanında Türkiye’yi temsil edebilmiş olmamda bu kazanımların çok büyük payı var.
Kadınların birbirine destek olmasını, genç kızların önündeki engellerin kaldırılmasını ve her çocuğun yeteneğini geliştirebileceği imkânlara kavuşmasını diliyorum.
Hayatın her döneminde yeni başlangıçlar yapabileceğimize inanıyorum. Kendimize güvenelim, birbirimize güç verelim ve hayallerimizi ertelemeyelim.
Yakın planda gerçekleştireceğiniz başka projeler nelerdir?
Önümde yine oldukça yoğun ve heyecan verici bir dönem var. Kasım ayında Madeira PianoFest’in ardından Türkiye’de çeşitli konserlerim olacak. Adana’da Grieg’in La minör Piyano Konçertosu’nu seslendireceğim. İstanbul’da Notre-Dame de Sion Uluslararası Piyano Yarışması’nın jüri üyeliğini üstleneceğim. Balıkesir’den Tekirdağ’a, İstanbul’dan Ankara’ya uzanan konserlerim ve yeni projelerim var.
Önümüzdeki dönemde özellikle büyük orkestralarla gerçekleştireceğim konçerto projeleri beni çok heyecanlandırıyor. Mozart, Schumann, Tchaikovsky ve Chopin’in konçertoları repertuvarımda önemli bir yer tutuyor.
Bir yandan da Gümüşlük Uluslararası Klasik Müzik Festivali’nin gelecek yıllarına ilişkin çalışmalarımız devam ediyor. Genç piyanistlerin eğitimine, uluslararası ustalık sınıflarına ve yeni kuşakların sahneyle buluşmasına yönelik projeler benim için çok önemli.
Ayrıca Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile yarım asrı aşan birlikteliğimizin hikâyesini ve müzik hayatımdaki önemli anıları paylaşacağım yeni söyleşi ve belgesel çalışmalarını da çok değerli buluyorum.
Kısacası hem sahnede hem de sahne dışında üretmeye, paylaşmaya ve yeni projeler geliştirmeye devam ediyorum.
Hedefiniz nedir?

Sanırım benim en büyük hedefim, müziği hayatımın sonuna kadar aynı sevgi ve heyecanla paylaşabilmek.
Bir sanatçının yolculuğu hiçbir zaman tamamlanmıyor. Her yeni eser, her konser, her karşılaşma insana yeni şeyler öğretiyor. Ben hâlâ öğreniyorum, keşfediyorum, çalışıyorum ve yeni hayaller kuruyorum.
Ama artık kendi konserlerimin ve yorumculuk kariyerimin ötesinde düşündüğüm çok önemli bir konu var: Benden sonra gelecek genç müzisyenlere nasıl bir miras bırakabilirim?
Yıllar içinde dünyanın pek çok ülkesinde konserler verdim, çok değerli sanatçılarla çalıştım, önemli sahnelerde müzik yaptım. Bütün bunların benim için çok özel bir anlamı var. Ancak bir öğrencimin yetişmesine katkıda bulunmak, bir Türk bestecisinin eserinin dünyanın başka bir ülkesinde seslendirilmesini sağlamak ya da bir çocuğun hayatında müzik aracılığıyla yeni bir pencere açabilmek de en az bunlar kadar değerli.
İnsan geriye dönüp baktığında yalnızca neler başardığını değil, kimlere dokunabildiğini de hatırlamak istiyor.
Benim dileğim, Türkiye’nin sanat ve müzik alanındaki birikiminin dünyada daha da tanınması, genç yeteneklerimizin hak ettikleri imkânlara kavuşması ve klasik müziğin daha geniş kitlelerle buluşması.
Ve tabii ki piyano başında, müziğin büyüsüne kapılarak, yeni keşifler yapmaya devam etmek…
Çünkü benim için müzik bir meslekten çok daha fazlası; hayatımın kendisi












