Son fotoğrafına uzun uzun baktım.
Saçlarına düşen beyazlara, yüzündeki yorgunluğa… Sonra gözlerine takıldım.
Yine gülüyordu.
İnsanın gözlerini bazen bir başkasının gözyaşı doldurur. Bazen de yaşadıklarını bildiği bir insanın hâlâ gülümseyebilmesi.
Benim içim o gülüşte burkuldu.
Adı Sinem Dedetaş.
Ben onu düşündüğümde, yüzünü aydınlatan gülüşüyle birlikte bir şehre duyduğu heyecanı hatırlıyorum. Üsküdar’dan söz ederken gözlerinde gördüğüm o canlılığı… Yapılacak işler olduğuna, insanların hayatına dokunulabileceğine duyduğu inancı…
Bazı insanların bulunduğu yere bir ferahlık getirdiğini hissedersiniz. Yanlarında sözünüzü daha rahat söylersiniz. Bir derdinizi anlatırken duyulacağınıza inanırsınız.
Benim gözümde Sinem Başkan, insanlarda bu duyguyu uyandıran kadınlardan biri oldu.
Sonra temmuzun son günlerinde hayatının akışı kesildi.
Gözaltına alındı. Tutuklandı. Görevinden uzaklaştırıldı.
Haberleri okuduk. Konuştuk. Üzüldük. Sonra gün içinde yetişmemiz gereken yerlere gittik.
O gidemedi.
Bizim akşam yemeği düşündüğümüz, arkadaşımızı aradığımız, yürüyüşe çıktığımız saatlerde onun hayatı duvarların arasında devam etti.
Bir insanın özgürlüğünden uzak kalmasını düşünürken büyük kelimeler kullanıyoruz. Oysa insanın canını belki de en çok küçük şeyler yakar.
İstediği zaman kapıyı açamamak.
Sevdiği birine, özlediği anda sarılamamak.
Bir sabah uyandığında kendi mutfağına yürüyememek.
Dışarıdaki hayatın sesini duyup o hayata katılamamak.
Doksan günün içinde kaç kez eve dönmek istenir?
Kaç kez insan gözlerini kapatıp bildiği bir sokağı yürür?
Üsküdar’ı düşündü mü, diye soruyorum kendime. Denizini, sokaklarını, karşılaştığı insanları… Yarım kalan bir görüşmeyi, üzerinde çalıştığı bir projeyi, kendisini bekleyenleri…
Bunları bilemem.
Ama özlemin insanın içinde nasıl büyüdüğünü bilirim. Belirsizliğin ne kadar yorucu olduğunu, insanın bazen yalnızca tanıdık bir sesle ayakta kalabildiğini bilirim.
Bir psikolog olarak, güçlü görünen insanların acılarının çoğu zaman gözden kaçtığına tanık oluyorum.
“Güçlüdür, dayanır” diyoruz.
Sanki güçlü olanın incinmeye hakkı yokmuş gibi.
Sanki gülümseyen birinin geceleri hiç uzamıyormuş, sabahları hiç ağır gelmiyormuş gibi.
Bu yüzden Sinem Başkan’ın gülüşüne bakarken onun yaşadıklarını hafifletmek istemiyorum. O gülüşün kendiliğinden kaldığını da düşünmüyorum.
Belki insan, bazı sabahlar umudunu yeniden toplamak zorunda kalır. Bir gün önce güçlükle koruduğu inancını ertesi gün yeniden kurar.
Onun cezaevinden gelen mesajlarını okurken aklımdan bunlar geçti.
Kendi hayatının yarını belirsizken, başkalarının yarını için güzel sözler söyleyebilmek…
Bunu kıymetli buluyorum.
Ve şunu sormaktan vazgeçmiyorum: Bir insan hakkında iddiaların bulunması, onu zihnimizde mahkûm etmemize yeter mi?
Yetmemeli.
Masumiyet karinesi, günlük tartışmaların içinde unuttuğumuz bir hukuk cümlesi olarak kalmamalı. Bir insanın adı, emeği, onuru söz konusu olduğunda hepimize sorumluluk yüklemeli.
Sinem Dedetaş’a desteğimin içinde bu sorumluluk da var. Hakkında hüküm kurulmadan bir insanın suçlu ilan edilmesine itirazım var. Özgürlüğün değerini yalnızca kendi kapımız kapandığında anlamayalım istiyorum.
Bu süreçte Üsküdar’da yönetim değişti. Ardından bir ölüm haberi geldi.
O habere bakarken de insanlığımızı korumak zorundayız.
Bir başkasının ölümünde teselli arayamayız. Bir ailenin yasından adalet duygusu çıkaramayız.
İçimizde ne kadar kırgınlık birikmiş olursa olsun, ölüm karşısında merhametimizi kaybetmemeliyiz. Destek olduğumuz kadına duyduğumuz sevgi de bunu gerektirir.
Sonra 29 Ekim’de tahliye haberi geldi.
Ev hapsi koşuluyla…
Sevinçle birlikte içimde bir cümle asılı kaldı: Keşke özgürlüğü tamam olsaydı.
Yine de evine dönebildiğini bilmek iyi geldi. Sevdiklerine kavuştuğunu düşünmek… Bir kapının ardından artık tanıdık yüzlerin çıkması, bir sesin yakından duyulması…
Bazen bir kavuşmanın büyüklüğünü, onu bekleyenlerden başka kimse tam anlayamaz.
Sonra o fotoğrafı gördüm.
Saçlarına beyazlar düşmüştü.
Zaman, geçtiği yere izini bırakmıştı.
Ama gözlerinde tanıdığım o ışık hâlâ vardı.
İşte ben en çok buna duygulandım.
Çünkü bir kadının yüzüne bakarken bazen kendi hayatımızdan da bir şey görürüz. Yorulduğumuz hâlde toparlandığımız sabahları… Kimseye anlatamadığımız kırgınlıkları… İçimiz acırken karşımızdakine gülümsediğimiz anları…
Onun yaşadıklarıyla kendi hayatımızı bir tutmadan, o insani yerden birbirimize yaklaşırız.
Cumhuriyet kadını kimdir?
Ben bu soruyu sorduğumda, hayata katılma hakkına sahip çıkan kadınları düşünüyorum. Okuyan, çalışan, yöneten, karar veren; bir kız çocuğuna “Sen de yapabilirsin” duygusunu taşıyan kadınları…
Sinem Dedetaş’ta gördüğüm de bu.
Kendisine bakan kız çocuklarına açılmış bir ihtimal.
Bir gün onların da şehirleri yönetebileceğine, sözlerinin duyulacağına, emeklerinin karşılık bulacağına dair bir ihtimal…
O yüzden bu yazıyı yalnızca ona duyduğum üzüntüyle yazmıyorum.
Onunla birlikte korumak istediğim umuda sahip çıkmak için yazıyorum.
Sevgili Sinem Başkan,
O fotoğrafınıza baktığımda sizi güçlü olmaya çağırmak gelmedi içimden. Yeterince yük taşıyan bir insana bir de sürekli güçlü kalma görevi vermek istemedim.
Dinlenebilmenizi diledim.
Sevdiklerinizle geçirdiğiniz saatlerin içinizi onarmasını, bekleyişinizin sona ermesini, özgürlüğünüze bütünüyle kavuşmanızı…
Ve bir gün Üsküdar’da, gitmek istediğiniz sokağa hiçbir engel olmadan yürüyebilmenizi.
O gün gülümsediğinizde, biz de yalnızca gözlerinizdeki ışığı görsek. Ardında kaç gecenin yorgunluğu olduğunu düşünmeden…












