• İletişim: info@guncelkadin.com.tr
Güncel Kadın
Advertisement
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj
No Result
View All Result
Güncel Kadın
No Result
View All Result

Aşkım Tan: Renkler bağırıyor, insanlar susuyor!

Aşkım Tan by Aşkım Tan
12 Ekim 2026
in Yazarlar
0
Aşkım Tan: Kız çocuklarının günü var, Yaşama hakları nerede?
0
SHARES
36
VIEWS
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsapp PaylaşLinkedin'de PaylaşPaylaşPaylaş

Orhan Umut’un “Yankı” sergisinde renkler canlı, sokaklar kalabalık, insanlar yan yana. Gözlerde hüzün, yüzlerde suskunluk var. Kimlik, göç, aidiyet, aile, yalnızlık ve insanın kendi geçmişiyle yüzleşmesi tuvallere yansıyor. Bir arada yaşamak gerçekten birlikte yaşamak mıdır?

Bir resme ne kadar süre bakarsınız?

Birkaç saniye mi?

Birkaç dakika mı?

O resimde gördüğünüz insanların hayatlarını hiç merak eder misiniz?

Nereden geldiklerini, nereye gittiklerini, neden gülmediklerini?

Ankara Çayyolu’ndaki Timora Sanat Galerisi’nde, ressam Orhan Umut’un “Yankı” sergisini gezerken kendimi tam da bu soruların içinde buldum.

Karşımda birbirinden canlı renklerle oluşturulmuş tablolar vardı.

Kırmızılar, maviler, sarılar, turuncular…

Ağaçlar, eski evler, sokaklar, bisikletler, trenler, hayvanlar…

Kadınlar, erkekler, çocuklar…

Yaşamın bütün hareketliliği tuvallere taşınmıştı.

Her şeyin bir rengi vardı.

Her şeyin bir yeri vardı.

İnsanların ise sanki ait oldukları bir yer eksikti.

Dikkatimi çeken ilk şey buydu.

İkinci şey yüzlerdi.

Birbirine benzeyen, gülümsemeyi unutmuş gibi duran yüzler.

Gözlerde belirgin bir hüzün.

Dudaklarda tamamlanmamış bir söz.

Kalabalığın ortasında bile kendi içine çekilmiş insanlar.

Renkler bu kadar canlıyken insanlar neden bu kadar sessizdi?

Aynı yerde duran bu insanlar neden birbirlerine bu kadar uzak görünüyordu?

Sanatçıyla yaptığım kısa söyleşinin çıkış noktası da bu gözlem oldu.

Orhan Umut, resimlerinde kimlik, göç ve aidiyet kavramlarını sorguladığını anlattı.

Hüznün varlığını doğruladı.

Madalyonun diğer tarafına bakmayı tercih ettiğini söyledi.

Aslında yaşam da böyle değil midir?

Herkesin gördüğü bir yüzümüz vardır.

Kimsenin bilmediği başka bir yüzümüz daha.

Toplum çoğu zaman ilkini görmek ister.

Sanat bazen ikincisini görünür kılar.

Orhan Umut’un tablolarına biraz daha yakından bakınca birbirinden farklı hikâyelerle karşılaşıyorsunuz.

Bir grup insan ağacın altında duruyor.

Bir başka tabloda kadınlar ve çocuklar bir evin önünde.

Bir yerde köpekler insanların arasında dolaşıyor.

Başka bir yerde büyük bir lokomotifin önünde bekleyen figürler var.

Sanki bir yolculuk başlamış ya da çoktan sona ermiş.

Giden kim?

Kalan kim?

Bekleyen kim?

Bunları bilmiyoruz.

Ressam da her sorunun cevabını önümüze koymuyor.

İzleyicinin kendi cevabını aramasına alan bırakıyor.

Bu mekânlar bana yalnızca birer sokak, istasyon veya ev önü gibi görünmedi.

Sanki zamanın bir anlığına durduğu geçiş alanlarıydı.

İnsanlar oradaydı.

Gidecekleri yer belli değildi.

Geldikleri yere dönüp dönemeyecekleri ise tamamen belirsizdi.

Bir insanın iki yer arasında kalması için mutlaka yolculuk yapması mı gerekir?

Yaşadığı hayatta kendisine yer bulamayan biri de sürekli bir yolculuğun içinde değil midir?

Burada özellikle aileyi çağrıştıran sahneler dikkatimi çekti.

Kadınlar, çocuklar, farklı kuşaklardan insanlar aynı kompozisyonun içinde yer alıyor.

Birbirlerine fiziksel olarak yakınlar.

Duygusal olarak aynı yakınlığı hissedip hissetmedikleri belirsiz.

Aynı evde yaşayan herkes aynı hayatı mı yaşar?

Bir ailenin birlikte olması, birbirini anladığı anlamına mı gelir?

Bir çocuk, yetişkinlerin söylemediği hangi acıları yüzlerinden öğrenir?

Resimlerdeki çocukların da yetişkinlerinkine benzeyen durgun bakışları, üzerinde düşünülmesi gereken ayrıntılardan biri.

Çocukluk dediğimiz şey yalnızca oyun mudur?

Ailelerin yaşadığı göçler, kayıplar, kopuşlar ve uyum sorunları çocukların dünyasında nasıl iz bırakır?

Büyüklerin sessizliği çocukların hafızasında hangi anlamlara dönüşür?

Bir kuşağın yaşadığı acı, sonraki kuşağın yüzüne yerleşebilir mi?

Umut’un tablolarında bunların cevapları yazmıyor.

Soruları düşündüren bir görsel dünya var.

Resimlerde dikkatimi çeken başka bir ayrıntı da hayvanlardı.

Köpekler, atlar, kimi zaman bir yolculuğa eşlik eden, kimi zaman insanların çevresinde sessizce dolaşan canlılar…

İnsanlarla aynı sahneyi paylaşıyorlar.

Bazen insanlardan daha hareketli, daha doğal görünüyorlar.

Bu karşıtlık da düşündürücü.

İnsan, doğayla ve diğer canlılarla aynı dünyayı paylaşırken kendi türüne neden bu kadar yabancılaşabiliyor?

Bir köpekle yan yana durabilen insan, hemen yanı başındaki başka bir insanla neden gerçek bir bağ kuramayabiliyor?

Göç kavramı ise bu resimlerin en güçlü damarlarından biri.

Göçü çoğu zaman valizlerle, yolculuklarla, geride bırakılan evlerle anlatıyoruz.

Oysa insan yalnızca yaşadığı şehri değiştirdiğinde mi göç eder?

Kendi mahallesinde yabancılaşamaz mı?

Doğduğu topraklarda kendisini ait hissedemeyen bir insanın yaşadığı şey de bir tür kopuş değil midir?

Bir insanın adresi olabilir.

Evi olabilir.

Ailesi olabilir.

Bütün bunlara sahip olmak, bir yere ait hissetmeye yeter mi?

Resimlerde gördüğüm insanlar bana bu soruyu sordurdu.

Aidiyet yalnızca bir mekânda bulunmak değildir.

Görülmektir.

Anlaşılmaktır.

Kabul edilmektir.

Kendini saklamak zorunda kalmadan var olabilmektir.

İnsan bazen bir ülkeyi terk eder.

Bazen bir şehri.

Bazen de hiçbir yere gitmeden kendi hayatının içinde kaybolur.

Göçün en ağır tarafı geride bırakılan ev midir, yoksa insanın kendisine ait hissettiği hayatın artık orada olmaması mı?

Orhan Umut’un resim dilini etkileyici kılan özelliklerden biri de bu ağır duygularla canlı renkler arasında kurduğu karşıtlık.

Kimi tablolarda neredeyse bütün yüzey koyu bir maviye ya da sıcak bir turuncuya teslim edilmiş.

Giysilerdeki kırmızılar, arkadaki yapıların ayrıntıları, nesnelerin belirgin çizgileri hemen fark ediliyor.

Yüzlerde ise bambaşka bir dünya var.

Birbirine benzeyen gözler, benzer ağızlar, durgun ifadeler.

Sanki renkler yaşama tutunmaya çalışırken yüzler yaşanmışlıkların ağırlığını taşıyor.

Renkler bağırdıkça insanların sessizliği daha çok duyuluyor.

Belki de bu nedenle o canlı renkleri yalnızca estetik bir tercih olarak okumamak gerekiyor.

Bir insanın dışarıdan rengârenk görünen hayatının içinde ne kadar büyük bir sessizlik taşıyabileceğini de hatırlatıyorlar.

Güzel görünen her hayat mutlu mudur?

Dış dünyanın aydınlığı, insanın içindeki karanlığı ortadan kaldırmaya yeter mi?

Bu yüzlere ilişkin dikkat çekici bir başka ayrıntı da gözler.

Kimi figürlerin gözleri adeta mühürlenmiş gibi.

Bakıyorlar.

Görüp görmediklerinden emin olamıyorsunuz.

Yan yana duruyorlar.

Birbirleriyle gerçekten karşılaşıp karşılaşmadıklarını bilemiyorsunuz.

İnsan için göz teması kurmak yalnızca bakmak değildir.

Karşımızdakinin varlığını kabul etmek, onu fark etmek, kendimizi de onun bakışına açmaktır.

Birbirimizin yüzüne bakıp birbirimizi görmediğimiz bir çağda mı yaşıyoruz?

İletişim araçları çoğaldıkça insanların birbirleriyle kurdukları gerçek bağlar neden zayıflayabiliyor?

Konuşacak bu kadar çok imkânımız varken neden birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz?

Bu figürlerin durgunluğunu yalnızca teslimiyet olarak da okumuyorum.

Belki bir direnç var o yüzlerde.

Bağırmadan, isyan etmeden, varlığından vazgeçmeden sürdürülen bir direnç.

Hayatın bütün ağırlığına rağmen ayakta kalabilmek.

Kimi zaman susmak yenilmek değildir.

Bazen insanın söyleyecek sözü kalmadığından değil, söylediklerinin karşılık bulmayacağını düşündüğünden susmasıdır.

O hâlde Orhan Umut’un insanları gerçekten suskun mu, yoksa biz onların ne söylediğini duymakta mı zorlanıyoruz?

Söyleşimizde sanatçının üzerinde durduğu en önemli konulardan biri, izleyicinin resimle kurduğu ilişkiydi.

“Ben istiyorum ki izleyici temasa geçsin resimle, kendi ruh halinden de yola çıkarak, kendi duygularından da yola çıkarak bir yoruma ulaşabilsin.”

Bu sözleri önemli buluyorum.

Sanatçının amacı izleyiciye hazır bir duygu sunmak değil.

Onun kendi duygularıyla esere yaklaşmasını sağlamak.

Resimdeki insanı yalnızca görmek değil, o insan üzerinden kendisini de sorgulamasını istemek.

Serginin adı tam da burada karşılığını buluyor.

YANKI.

Bir insanın yaşadıkları başka bir insanın hafızasında yankılanabilir mi?

Bir resimde gördüğümüz hüzün gerçekten resimdeki insanın hüznü müdür?

Yoksa kendi hayatımızdan taşıdığımız, belki de uzun zamandır yüzleşmekten kaçındığımız duygular mıdır?

Orhan Umut’un sanat yolculuğuna baktığımızda bu sorgulamanın yıllar içinde farklı biçimlerde karşımıza çıktığını görüyoruz.

2016 yılında Ankara Galeri Soyut’ta açılan “Suretler” sergisinde 39 eser yer alıyordu.

Kalabalıklar içinde iletişimsiz kalan insanlar, sıradan yaşamların görünmeyen yalnızlığı ve modern insanın yabancılaşması ön plandaydı.

Resimlerdeki durgunluk yalnızca mutsuzluğu değil, aşılması gereken bir iletişimsizliği de düşündürüyordu.

2019 yılında yine Ankara’da, Galeri Soyut’ta açılan 29 eserlik “Yüzleşme” sergisinde bu kez geçmişle hesaplaşma belirginleşti.

Sanatçının 2021 yılında İstanbul’da da sergilediği bu yaklaşım, bireyin kendisine olduğu kadar yaşadığı topluma da bakmasını gerektiriyordu.

Geçmişi hatırlamak ve geçmişle yüzleşmek…

İnsan geçmişini unutunca gerçekten kurtulur mu?

Toplumlar hatırlamadıkları acılardan ders çıkarabilir mi?

Yüzleşmek yalnızca bireyin kendi vicdanıyla hesaplaşması mıdır, yoksa toplumsal hafızaya karşı da bir sorumluluk mudur?

2024 yılında İstanbul’da açılan “Gece Görüşü” sergisinde ise başka bir atmosferle karşılaşıyoruz.

Yaklaşık 14 aylık çalışmanın ürünü olan 50 eserlik sergide gece, kentsel yaşam ve yalnız figürler öne çıkıyordu.

Neon ışıkları, karanlık sokaklar, geceye karışmış insanlar…

Sanatçının önceki çalışmalarından tanıdığımız o ifadesiz yüzler ve mühürlenmiş gibi görünen gözler yine karşımızdaydı.

İnsanlar geceye çıkmıştı.

Karanlığın içinde aydınlığı arıyor gibiydiler.

Gece yalnızca karanlık değildi.

İnsanın kendi içine döndüğü, başkalarından sakladıklarıyla karşı karşıya kaldığı bir zaman dilimiydi.

Gece karanlık olduğu için mi yalnızlaştırır insanı, yoksa gündüz gizlenen gerçekleri görünür kıldığı için mi?

Bugün “Yankı”da aynı arayışın farklı bir evresini görüyoruz.

Karanlık sokaklardan gündüz ışığına uzanan bir değişim söz konusu.

Işık değişiyor.

Mekân değişiyor.

Renklerin ağırlığı değişiyor.

İnsanın kendi içindeki sorgulaması devam ediyor.

Gece sakladığında anlaşılabilir olan bir hüzün, gündüz bütün açıklığıyla ortadayken neden kaybolmuyor?

Sanatçının 2024 yılında verdiği bir söyleşide resimlerini figürden başlayarak kurduğunu, önceki göç ve kimlik serilerini ise “hayat bilgisi” başlığı altında gördüğünü öğreniyoruz.

Aslında bu ifade, sanatının merkezindeki insanı anlamak açısından oldukça önemli.

Hayat bilgisi…

Okulda bir dersin adıdır.

Yaşamda ise bitmeyen bir öğrenme süreci.

Hayat bize ne öğretiyor?

Öğrendiklerimizin ne kadarını gerçekten anlıyoruz?

Anladıklarımızı davranışlarımıza ne kadar yansıtabiliyoruz?

Orhan Umut’un resimleri, bana biraz da bu soruları düşündürüyor.

1972 yılında Diyarbakır’da doğan sanatçı, 1997 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden, Hasan Rastgeldi Atölyesi’nden mezun oldu.

Diyarbakır Nevzat Ayaz Anadolu Lisesi’nde sanat eğitimciliği yaptı.

İzmir, Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’ın yanı sıra Tahran, Paris ve Bükreş’te sergilere katıldı.

1997’de Türkiye Plastik Sanatlar Vakfı Jüri Özel Ödülü’ne, 1998’de DSİ Resim Yarışması Üçüncülük Ödülü’ne, 2004’te 65. Devlet Resim ve Heykel Sergisi Başarı Ödülü’ne değer görüldü.

2007’de 68. Devlet Resim ve Heykel Sergisi Jüri Özel Ödülü’nü, 2010’da Yunus Emre Resim Yarışması Başarı Ödülü’nü aldı.

Bunlar Timora Sanat Galerisi’nin yayımladığı dergide de yer alan sanat yaşamından bazı başlıklar.

Söyleşimizde “Yankı”nın yaklaşık 70’inci kişisel sergisi olduğunu söyledi.

Bu birikimin arkasında yaklaşık 35 yıllık bir resim geçmişi bulunuyor.

Sergi sayıları, ödüller, başarılar elbette önemlidir.

Bir sanatçının asıl meselesi yalnızca kaç eser ürettiği ya da kaç ödül aldığı olabilir mi?

Yıllar içinde kendi sanatına ne kattığı, hangi soruları büyüttüğü ve hangi anlatım sınırlarını aştığı daha önemli değil midir?

Söyleşimizde bu noktaya da geldik.

Bir yazar olarak her yeni yazımda bir öncekinden daha iyisini ortaya koymaya çalıştığımı anlattım.

Onun da aynı arayışı sürdürüp sürdürmediğini merak ettim.

Her yeni eserde ve projede bir öncekinin üzerine çıkılması gerektiğini söyledi.

Değişim ve dönüşümün de böyle başladığını vurguladı.

İlk resimleriyle bugünkü eserleri yan yana konulduğunda gelişimin görülebileceğini anlattı.

Bu yaklaşımı önemsiyorum.

Sanatçı kendisini tekrar etmeye başladığında, gerçekten üretmeye devam ediyor mudur?

Kendi dilini korumak başka şeydir.

O dilin içinde gelişmeyi bırakmak başka.

Orhan Umut’un figürleri yıllardır benzer özellikler taşıyor.

Buna karşılık mekânları, ışığı, renkleri ve anlatım olanakları değişiyor.

Sanatçı, İstanbul’a taşınmasının ardından renklerinin ve figürlerinin de değişmeye başladığını daha önceki bir söyleşisinde anlatmış.

İnsan yaşadığı çağdan bağımsız bir ada değildir.

Sanatçı da yaşadığı coğrafyadan, tanıklıklarından ve toplumsal dönüşümlerden bütünüyle ayrı düşünülemez.

Diyarbakır’da doğmuş, uzun yıllar bu kentte yaşamış ve sanat eğitimciliği yapmış bir ressamın hayatında, coğrafyanın ve değişimin izlerini yok saymak mümkün müdür?

Kimlik, göç, yerinden edilme, geçmişle yüzleşme, yeni bir hayata uyum sağlama…

Bunlar yalnızca bir sanatçının bireysel meseleleri değil.

Bazen bir ailenin.

Bazen bir kuşağın.

Bazen bütün bir toplumun yaşadıkları.

Orhan Umut’un resimlerinde yalnızca kendi hikâyesinin değil, içinde yaşadığımız zamanın ruhunun da izlerini görüyorum.

İnsanın yaşadığı çağın yükünü tuvalinden bütünüyle çıkarıp atamayacağını düşünüyorum.

Belki bu nedenle resimlerindeki insanlar bize yabancı gelmiyor.

Adlarını bilmiyoruz.

Nerede yaşadıklarını bilmiyoruz.

Geçmişlerini bilmiyoruz.

Yüzlerinde tanıdık bir duygu buluyoruz.

Sanki bir yerlerden karşılaşmışız onlarla.

Belki de kendimizle karşılaşıyoruz.

Gençlere ve sanata yeni başlayanlara yönelik sözlerinde ise sabır, araştırma, inceleme, teknolojinin olanaklarından yararlanma ve kendini sürekli yenileme üzerinde durdu.

Sanatın belirli bir yaşla sınırlandırılamayacağını da ifade etti.

Bence burada yalnızca ressamlara değil, üreten herkese seslenen bir düşünce var.

Yetenek bir başlangıç olabilir.

Emek olmadan nereye kadar gidebilir?

Merakını yitirmiş bir sanatçı neyi araştırabilir?

Sorgulamayı bırakmış bir yazar neyi anlatabilir?

Kendini yenilemeyen bir insan değişen dünyayı nasıl anlayabilir?

Küratörlüğünü Berna Demirhan’ın üstlendiği, 10 Ekim’de açılan ve 31 Ekim’e kadar devam edecek olan “Yankı” sergisi, bütün bu düşüncelerle ayrıldığım bir sanat buluşması oldu.

Orhan Umut’un resimlerinde yalnızca hüzün görmedim.

İnsanın başka insanlarla kuramadığı ilişkileri, ait olma arayışını, aile içinde bile yaşanabilecek yalnızlığı ve hayatın bütün renklerine rağmen taşınabilen sessizliği düşündüm.

Bir tablonun karşısından geçip gitmek kolay.

O tablodaki insanların gözlerine bakmak daha zor.

Kendi hayatımızdan bir şeyler bulmak daha da zor.

Sanatın görevi yalnızca göze güzel görünen şeyler sunmak olsaydı, insanı rahatsız eden eserlerin hiçbir anlamı kalmazdı.

Oysa sanat bazen huzur verir.

Bazen geçmişi hatırlatır.

Bazen bizi kendimizle karşı karşıya getirir.

Bazen de cevaplayamadığımız bir soruyla baş başa bırakır.

Timora Sanat Galerisi’nden ayrılırken Orhan Umut’un tablolarındaki yüzler hâlâ zihnimdeydi.

O yüzleri Çayyolu’nun sokaklarındaki insanlarla yan yana düşündüm.

Telaşlı kalabalıkları…

Birbirinin yanından geçip giden yabancıları…

Aynı şehirde yaşayıp birbirinin hayatından habersiz kalan insanları…

Belki her biri başka bir hikâyenin içindeydi.

Belki her birinin görünmeyen bir hüznü vardı.

Belki de en büyük yalnızlık, insanın çevresinde kimsenin bulunmaması değil, çevresindeki insanlar tarafından gerçekten görülmemesiydi.

Orhan Umut’un tablolarına ilk baktığımda yüzlerdeki hüznü merak etmiştim.

Galeriden ayrılırken zihnimde çok daha büyük bir soru vardı.

Bu kadar kalabalık, bu kadar hareketli, bu kadar renkli bir dünyada insanlar birbirlerine gerçekten ne kadar yakın?

Birbirimizi görmekten ne zaman vazgeçtik?

Birbirimizin sesini duymayı ne zaman bıraktık?

Asıl mesele belki de resimlerdeki insanların neden sustuğu değil.

Bizim, o suskunluğun içindeki insanı ne kadar duyabildiğimiz.

Renkler bağırıyor.

İnsanlar susuyor.

Asıl soru şu: Bu sessizliğin yankısını duyabiliyor muyuz?

 

 

 

Önceki Yazı

Hande Ünsal’ın sahne aldığı festivalde dünya rekoru!

Aşkım Tan

Aşkım Tan

Plugin Install : Widget Tab Post needs JNews - View Counter to be installed
  • Popüler
  • Yorum
  • En Son
Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

21 Kasım 2024
İstanbul’u Kanatları Altına Alan Ressam İrem Çamlıca : “İstanbul Yeri Göğü Altın Şehir”

İstanbul’u Kanatları Altına Alan Ressam İrem Çamlıca : “İstanbul Yeri Göğü Altın Şehir”

4 Eylül 2024
Astroloji Yolculuğu: Gökyüzünden Haberler 28 Temmuz-3 Ağustos Gökyüzü Gündemi

Astroloji Yolculuğu: Gökyüzünden Haberler 2024’de Burçları Neler Bekliyor?

27 Temmuz 2025
Sizi Daha Genç Gösterecek Saç Renkleri

Sizi Daha Genç Gösterecek Saç Renkleri

22 Ocak 2024
Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

Semra Kosovalı: Seçim sonucu ve gelecek

0
Duygu Şengül: Türkiye’de kadının var olma sorunu

Duygu Şengül : Duygu’sal Aforizmalar

0
Ayşe Demir: DO-ra-to

Ayşe Demir: DO-ra-to

0
Buket Keskinol: Toprak Ana Gaia

Buket Keskinol : İskenderunlu olmak

0
Aşkım Tan: Kız çocuklarının günü var, Yaşama hakları nerede?

Aşkım Tan: Renkler bağırıyor, insanlar susuyor!

12 Ekim 2026
Hande Ünsal’ın sahne aldığı festivalde dünya rekoru!

Hande Ünsal’ın sahne aldığı festivalde dünya rekoru!

12 Ekim 2026
Duygu Şengül: Aşkın kendiliğindenliği

Duygu Şengül: Aşkın kendiliğindenliği

11 Ekim 2026
Aşkım Tan: Kız çocuklarının günü var, Yaşama hakları nerede?

Aşkım Tan: Kız çocuklarının günü var, Yaşama hakları nerede?

11 Ekim 2026

Son Yazılar

Aşkım Tan: Kız çocuklarının günü var, Yaşama hakları nerede?

Aşkım Tan: Renkler bağırıyor, insanlar susuyor!

12 Ekim 2026
Hande Ünsal’ın sahne aldığı festivalde dünya rekoru!

Hande Ünsal’ın sahne aldığı festivalde dünya rekoru!

12 Ekim 2026
Duygu Şengül: Aşkın kendiliğindenliği

Duygu Şengül: Aşkın kendiliğindenliği

11 Ekim 2026
Aşkım Tan: Kız çocuklarının günü var, Yaşama hakları nerede?

Aşkım Tan: Kız çocuklarının günü var, Yaşama hakları nerede?

11 Ekim 2026
Güncel Kadın

Güncel Kadın

Sosyal Medya

Kategoriler

  • Anasayfa
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Genel
  • Güncel Haberler
  • Güncel Sağlık
  • Güzellik
  • İş Dünyası
  • Magazin
  • Moda
  • Röportaj
  • Sağlık
  • Sanat
  • Yaşam
  • Yazarlar

Son Haberler

Aşkım Tan: Kız çocuklarının günü var, Yaşama hakları nerede?

Aşkım Tan: Renkler bağırıyor, insanlar susuyor!

12 Ekim 2026
Hande Ünsal’ın sahne aldığı festivalde dünya rekoru!

Hande Ünsal’ın sahne aldığı festivalde dünya rekoru!

12 Ekim 2026
  • İletişim: info@guncelkadin.com.tr

© 2023 Güncel Kadın.

No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Güncel Haberler
  • İş Dünyası
  • Ekonomi
  • Moda
  • Güzellik
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Sanat
  • Röportaj

© 2023 Güncel Kadın.