Bir Çocuk Başka Bir Çocuğu Öldürebiliyorsa, Sadece Çocukları Değil Sistemi Konuşmalıyız
Sabah çocuğumuzu kapıdan uğurlarken ne söylüyoruz? “Dersini iyi dinle.” “Öğretmenine saygılı ol.” “Sınavın varsa heyecanlanma.” “Üşütme.” “Acıkırsan çantanda yemeğin var.”
Belki artık bunların arasına söylemekten korktuğumuz başka bir cümle karıştı:
“Aman yavrum, başına bir şey gelmeden eve dön.”
Bir anne için bundan daha ağır bir cümle olabilir mi?
Çocuğumuzu okula eğitim alsın diye gönderiyoruz. Matematik öğrensin, Türkçe öğrensin, arkadaşlık kursun, yenilsin, kazansın, hayata hazırlansın diye… Bir okul kapısından içeri giren çocuğun ailesinin zihninde “Acaba bugün biri ona zarar verir mi?” sorusu varsa, artık yalnızca eğitim sisteminin başarısını değil, çocuğu koruma sistemimizin tamamını tartışmamız gerekir.
Çünkü okul yalnızca ders anlatılan bina değildir. Okul, çocuğun ailesinden sonra dünyaya güvenmeyi öğrendiği ilk büyük kamusal alandır.
Çocuk okulda kendini güvende hissetmiyorsa, matematik öğrenmeden önce korkuyu öğrenir.
Son dönemde okullarda yaşanan ağır şiddet olayları önümüze rahatsız edici bir soru bırakıyor: Çocuklarımıza ne oluyor?
Ben bu soruyu “Yeni nesil çok kötü” diyerek geçiştirmeyi reddediyorum. Çünkü hiçbir çocuk dünyaya şiddetin dilini bilerek gelmiyor. Öfkenin nasıl ifade edildiğini, güçlünün güçsüze ne yaptığını, anlaşmazlığın nasıl çözüldüğünü, aşağılamanın normal olup olmadığını, merhametin değerli mi yoksa “zayıflık” mı sayıldığını çocuk zaman içinde öğreniyor.
Evden öğreniyor. Sokaktan öğreniyor. Arkadaş grubundan öğreniyor. Sosyal medyadan öğreniyor. İzlediği görüntülerden öğreniyor. Ve ne yazık ki bazen yetişkinlerden öğreniyor.
Sonra biz o çocuk kontrolden çıktığında şaşırıyoruz.
Oysa çocuklarımızın davranışlarını yalnızca çocuklarımız üretmiyor. İçinde büyüttüğümüz toplum da üretiyor.
Burada çok hassas bir ayrım yapmak gerekiyor. Şiddete başvuran çocuğu anlamaya çalışmak, şiddeti mazur görmek değildir. Mağdur çocuğun güvenliği tartışmasız biçimde önce gelir. Fakat yalnızca olay gerçekleştikten sonra faili cezalandırmak bizi bir sonraki vakadan korumaz. Bizim asıl sorumuz şu olmalıdır: Bir çocuk ağır şiddete başvurmadan önce hangi işaretleri verdi ve bu işaretleri kim görmedi?
Devamsızlık, ani öfke patlamaları, tehditler, yoğun dışlanma, sürekli kavga, keskin davranış değişimleri, çevrimiçi zorbalık, mağduriyet, korku, içine kapanma… Bunların hiçbiri tek başına “bu çocuk şiddet uygulayacak” anlamına gelmez. Çocukları etiketlemek de son derece tehlikelidir. Fakat değişimleri fark etmek, konuşmak ve gerektiğinde uzman desteğine yönlendirmek mümkündür.
UNICEF’in zorbalık yaklaşımında mağdur ve failin yanında üçüncü bir taraf daha vardır: seyirci. Çocukların zorbalığı tanımaları, gördüklerinde sessiz kalmamaları ve yetişkinlerden yardım istemeleri öneriliyor. UNICEF Global İşte belki de eğitimde unuttuğumuz en önemli alanlardan biri burası.
Biz çocuklara matematik öğretiyoruz. Fen öğretiyoruz. İngilizce öğretiyoruz.
Peki öfkesini yönetmeyi öğretiyor muyuz?
Reddedildiğinde ne yapacağını?
Aşağılandığında kimden yardım isteyeceğini?
Arkadaşının tehdit edildiğini gördüğünde nereye başvuracağını?
“Hayır” cevabını kabul etmeyi?
Kaybetmeyi?
Empatiyi?
Çatışmayı şiddetsiz çözmeyi?
Bir çocuk denklemi çözebiliyor ama öfkesini çözemiyorsa eğitim hâlâ tamamlanmamıştır.
UNICEF’in çocuklara karşı şiddeti izleme çerçevesinde de öğretmen ve çocuklarla çalışan personelin şiddet içermeyen yaklaşımlar konusunda eğitimi ile çocuklara şiddetsiz sorun çözme becerilerinin kazandırılması açık biçimde ele alınıyor. UNICEF Global
Bu nedenle benim önerim yalnızca okul kapısına daha fazla güvenlik görevlisi koymak değil. Güvenlik gerektiği yerde elbette sağlanmalıdır; fakat kapıdaki güvenlik, çocuğun içindeki öfkeyi ölçemez.
Türkiye’nin “Güvenli Okul – Erken Uyarı Modeli” gibi bütüncül bir sisteme ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Her okulda yalnızca olay olduğunda devreye giren değil, yıl boyunca çalışan bir yapı kurulmalı. Öğretmen, rehberlik servisi, okul yönetimi ve aile arasında düzenli risk değerlendirmesi yapılmalı; öğrencilerin şiddet ve zorbalığı güvenle bildirebilecekleri mekanizmalar bulunmalı; mağdur çocuk “şikâyetçi” damgası yemekten korkmamalı; şiddet uygulayan çocuk ise yalnızca disiplin cezasıyla kapının dışına bırakılmayıp davranışının kaynağı açısından da değerlendirilmelidir. UNICEF’in Türkiye eğitim sektörüne ilişkin çalışması da akran zorbalığıyla mücadelede hedefli müdahalelere ihtiyaç bulunduğunu vurguluyor. UNICEF Global
Ve aile…
Burada kendimize de bakmak zorundayız.
Çocuğumuz eve geldiğinde ilk sorumuz “Sınavdan kaç aldın?” olmamalı.
Bazen “Bugün okulda seni üzen biri oldu mu?”, “Sen bugün birini üzdün mü?”, “Bir arkadaşının canının yandığını gördün mü?”, “Korktuğun biri var mı?” soruları bir not ortalamasından çok daha değerlidir.
Çünkü çocukların karnelerini takip ediyoruz ama ruhlarının devamsızlığını bazen fark etmiyoruz.
Bir çocuğun yalnızlığını küçümsemek, “çocuktur geçer” demek, sürekli aşağılanmasını “aralarında hallederler” diye görmek veya şiddeti “erkek çocuk işte” diye normalleştirmek çözüm değildir.
Okullarımızın psikolojik güvenliği akademik başarı kadar ölçülmek zorunda. Zorbalık vakaları izlenmeli. Tekrarlayan olaylar takip edilmeli. Rehberlik hizmetlerinin erişilebilirliği güçlendirilmeli. Öğretmen, veli ve öğrenci aynı koruma zincirinin parçası haline getirilmeli.
Çünkü artık mesele yalnızca “Çocuklarımızı nasıl başarılı yetiştiririz?” değil.
Daha temel bir soruyla karşı karşıyayız:
Çocuklarımızı birbirlerine zarar vermeden yaşayabilecek insanlar olarak nasıl yetiştireceğiz?
Sabah kapıdan uğurlarken arkasından dua ettiğimiz, tırnağına taş değmesin diye üzerine titrediğimiz evlatlarımız; başka bir evde sevgiyi, sınırı, merhameti veya öfkesini yönetmeyi öğrenememiş bir çocuğun şiddetinin kurbanı olmamalı.
Ama o diğer çocuk da bizim toplumumuzun çocuğu.
İşte yüzleşmesi en zor gerçek bu.
Bir çocuğu korumak, yalnızca mağdur olmasını engellemek değildir. Başka bir çocuğun faili olmasını da zamanında engelleyebilmektir.
Okulu yeniden güvenli hale getirmek istiyorsak kapıya değil, önce çocuğa bakacağız. Sonra aileye. Sonra okula. Sonra topluma.
Çünkü çocuklarımıza bıraktığımız en büyük miras yalnızca iyi bir eğitim değildir.
Birbirlerinden korkmak zorunda olmadıkları bir hayat bırakabilmektir.
Dr. Bahar Zeynep Barut
Tüm yazılarım telif hakkı kapsamındadır.
beyondtohuman.com












