Pas tutmuş limanlar…
Pas tutmuş yük gemilerinin mezarlığı.
Ne iyi, yelkenliler var.
Denize erken inen yelkenlilerin koyu gölgesinde aşk, pusulasız bir limanın tenhası.
Zamanı unutulmuş bir esinti şimdi yelkeni dolduran.
Buğulu camların ardındaki kuytularda bir tedirginlik saklanır.
Bizse avucumuzda kor bir yangın büyüttük,
göğsümüzü savurduk o rüzgâra.
Adı aşk…
Elbet yırtılır kağıttan haritalar, ince bez yelkenler yırtılır, darmadağın olur sığınılan rahatlık.
Yanlış zamanların mültecisi insan.
Yanlış yerlerde bulur kendini,
en çok aşkın uçurumunda çarpar duvara.
Kendine bir pay biçmeden yaşar, aşkın tam ortasında.
Kaybeden olup, ruhsuz bir takvim yaprağı gibi savrulup çekilmektense aşk sahnesinden,
tek bir ana sığdırmak bütün ömrü.
Hiç yaşanmamışlığın yükü, ölümden çok ağır,
öyle bir ömrü sırtlayıp sürüklemektense…
Göğsümüzde taze bir sızı gibi taşıyıp adını; bile bile, yaralana yaralana, aşkı göze alarak öylece yaşamak.
Oyunun içinde kalmak.
Cebimizde durmadan işleyen kırık bir saat tıkırtısı, dilimizin altında ıslattığımız o gizli üç harfin büyüsü…
Ve bütün ışıklar çekildiğinde kentten, bir garsonun masada unuttuğu devrik kadehe inat, aşka doğru ısrarla dik durmak.













