Şehrin paslı gürültüsünden kopup geldim bu kıyıya,
çoktan ölmüş yıldızların ışığı geçiyor gökyüzünden.
Bir deniz feneri gözlerini açıp kapadıkça,
zihnimdeki bütün kötücül gölgeler silinip gidiyor.
Karşı adaları dumanlıyor parmaklarımın arasındaki son sigara.
Soğuklar çalmadan kapımı,
denizin serin kollarına bırakıyorum bedenimi.
Sığınıyorum dalgaların sesine.
Bir ben varım benden içeri,
tarifsiz bir huzur bir de.
Gerisi silinip giden teferruat,
Gerisi evrenin sonsuzluğunda savrulan bir toz tanesi…
Ha gökyüzünde asılı kalmış kayan yıldızın ışık huzmesi,
Ha ayaklarımın altında susan tek bir kum tanesi…
İkisinde de birer zerreyim işte, ikisinde de yalnız.
Ve hayata bıraktığım, bırakacağım bütün o izler,
kumsaldaki ayak izlerim kadar kalıcı.
Yine de içimde direnen o sarsılmaz yaşama tutkusu…
Bilerek bu geçici gölgenin,
bu zerre oluşun hakikatini,
yine de yaşamak,
tüm rağmenlerle.
Nefes almanın, tam bu anda,
burada, bu kumsalda var olmanın sarsılmaz huzuru.













