
BU BİR MEKKE ANLAŞMASI YAZISI DEĞİLDİR.
Bu bir NATO yazısı da değildir.
Bu, Türkiye Cumhuriyeti adına verilen bir askerî taahhüdün; bu ülkenin güvenliğini, komşularıyla ilişkilerini ve yarın çocuklarımızın hayatını nasıl etkileyebileceğini sorgulama yazısıdır.
Çünkü devletler yalnızca bugünü düşünerek anlaşma imzalamaz.
Yarını düşünür.
Bir yıl sonrasını…
On yıl sonrasını…
Bugün dost olanın yarın düşman olabileceğini…
Bugün düşman görülenin yarın aynı masaya oturabileceğini hesaplar.
Türkiye bunun örneklerini yaşadı.
Suriye ile ilişkilerimiz bunun en yakın hafızalarından biri.
Bir dönem “Esad” dedik.
Sonra “Esed” dedik.
Yıllar geçti.
Diplomasinin dili yeniden değişti.
İsim aynıydı.
Değişen siyasetti.
Devletlerin dostlukları değişebilir.
Devletlerin çıkarları değişebilir.
İktidarlar değişebilir.
Ama imzalanan uluslararası yükümlülükler, onları imzalayanların siyasi ömründen çok daha uzun yaşayabilir.
İşte tam bu nedenle Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı yalnızca bugünün şartlarıyla okuyamayız.
Üstelik bütün bunlar Türkiye’nin içeride son derece ağır bir başka başlığı, Çerçeve Yasa’yı tartıştığı günlerde yaşanıyor.
Kamuoyunun dikkati doğal olarak içerideki tartışmalara çevrilmişken, Türkiye’nin dış güvenlik mimarisini ve gelecekte üstlenebileceği askerî yükümlülükleri doğrudan ilgilendiren böylesine önemli bir anlaşma imzalanıyor.
Tam da burada başka bir soru sormak gerekiyor:
Biz önümüze konulan gündemi tartışırken, geleceğimizi ilgilendiren başka hangi kararları yeterince göremiyoruz?
Bugün Çerçeve Yasa’yı konuşuyoruz.
Yarın başka bir başlığı konuşacağız.
Peki devlet adına atılan ve etkisi yıllarca sürebilecek imzaları ne zaman konuşacağız?
İmzalanmadan önce mi?
İmzalandıktan sonra mı?
Yoksa sonuçları kapımıza geldiğinde mi?
Mesele gündem değiştirmek değildir.
Mesele, bir devletin aynı anda aldığı bütün önemli kararların toplum tarafından bilinmesi, tartışılması ve sorgulanabilmesidir.
Çünkü bazı kararlar bugünün manşetini belirler.
Bazı kararlar ise yarının kaderini.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan…
Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne yönelik saldırı kabul edilecek.
Güçlü bir caydırıcılık mı?
Olabilir.
Türkiye için yeni bir güvenlik kuşağı mı?
Olabilir.
Savunma sanayii açısından büyük bir fırsat mı?
Olabilir.
Türkiye’nin uluslararası ağırlığını artıracak stratejik bir hamle mi?
O da olabilir.
Ama işin özü neredeyse çocukluğumuzdan beri bildiğimiz o söze geliyor:
Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için…
Dayanışma söz konusu olduğunda kulağa güzel geliyor.
Peki devletler söz konusu olduğunda?
Türkiye neden bugün böyle bir güvenlik taahhüdüne ihtiyaç duydu?
Daha açık soralım:
Türkiye’nin güvenlik denkleminde ne değişti?
Hangi tehdit ortaya çıktı?
Hangi risk büyüdü?
Hangi güvenlik açığı oluştu?
NATO üyeliği hangi noktada yetersiz görüldü?
Türkiye’nin mevcut askerî kapasitesi hangi tehdide karşı yeterli bulunmadı?
Pakistan’ın sağlayacağı hangi güvenceye ihtiyaç duyuldu?
Suudi Arabistan’ın sağlayacağı hangi güvenceye ihtiyaç duyuldu?
Neden şimdi?
Çünkü devletler “hepimiz birimiz için” diyerek ittifak kurmaz.
Bir tehdit görür.
Bir ihtiyaç belirler.
Bir çıkar hesabı yapar.
Bir risk analizi çıkarır.
Sonra ittifak kurar.
O hâlde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bilmesi gereken ilk şey anlaşmanın ne kazandıracağı değil, neden gerekli görüldüğüdür.
Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu ve bu anlaşmayı gerekli kılan yeni tehdit nedir?
Varsa açıklanmalıdır.
Yoksa daha ağır bir soru ortaya çıkar:
Ortada yeni bir tehdit yoksa Türkiye neden başka iki devletin yaşayabileceği çatışmalar karşısında kendisini peşinen böylesine ağır bir yükümlülük ilişkisine sokmuştur?
Biz kime karşı birbirimizi koruyoruz?
İşte anlaşmanın cevaplanması gereken ilk büyük sorusu budur.
Ardından ikinci soru gelir:
Neden bu üç ülke?
Türkiye’yi Pakistan ve Suudi Arabistan’la aynı kolektif güvenlik şemsiyesinin altında buluşturan stratejik gerekçe nedir?
Bu ülkeleri birbirine bağlayan güvenlik kriteri tam olarak nedir?
Ortak tehdit kimdir?
Ortak risk nedir?
Ortak düşman var mıdır?
Varsa kimdir?
Yoksa hangi ihtimale karşı bu anlaşmaya ihtiyaç duyulmuştur?
Türkiye’nin güvenlik doktrininde ne değişmiştir de böylesine önemli bir kolektif savunma mekanizmasına ihtiyaç ortaya çıkmıştır?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamasına göre bu anlaşma yaklaşık iki yıldır hazırlanıyordu.
O hâlde sorular daha da büyüyor:
İki yıldır hazırlanıyorsa bu iki yıl boyunca kimler biliyordu?
Hangi kurumlar değerlendirdi?
Hangi risk analizleri yapıldı?
TBMM hangi aşamada bilgilendirildi?
Kamuoyu bu sürecin ne kadarını biliyordu?
Türkiye’nin güvenlik mimarisini doğrudan ilgilendiren böylesine önemli bir hazırlık neden toplumun önünde daha geniş biçimde tartışılmadı?
Bir devletin güvenlik mimarisi yalnızca imzalandığı gün mü kamuoyunun gündemine gelmelidir?
Dahası var.
Türkiye dünyadan ve bölgesinden bağımsız bir ülke değildir.
Bulunduğu coğrafyanın her siyasi ve askerî hareketi, doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye’yi etkiler.
İran var.
Irak var.
Suriye var.
Yunanistan var.
Bulgaristan var.
Gürcistan var.
Ermenistan var.
Azerbaycan var.
Karadeniz var.
Kafkasya var.
Doğu Akdeniz var.
Ortadoğu var.
Her birinde başka bir denge…
Her birinde başka bir çıkar…
Her birinde başka bir kriz ihtimali var.
Dolayısıyla Türkiye’nin kurduğu her yeni ittifak, yalnızca ittifak yaptığı ülkelerle ilişkisini değil; bütün bu coğrafyadaki dengeleri de etkiler.
Şimdi İran’a bakalım.
Bugün İran bu anlaşmadan endişe duymadığını söylüyor.
Peki yarın?
Suudi Arabistan ile İran arasında yeniden ciddi bir askerî gerilim çıkarsa ne olacak?
İran, Suudi Arabistan’a saldırırsa Türkiye İran’ın karşısında savaşa mı girecek?
Türkiye’nin İran’la yüzlerce yıllık sınırı ne olacak?
Enerji ilişkileri ne olacak?
Ticaret ne olacak?
Bölgesel güvenlik ne olacak?
Sınır güvenliğimiz ne olacak?
Bir ülkeyi savunurken başka bir sınırımızı ateşe atma ihtimalimiz hesaplandı mı?
Pakistan’a bakalım.
Pakistan ile Hindistan arasında yeniden büyük çaplı savaş çıkarsa?
Keşmir nedeniyle gerilim kontrolden çıkarsa?
İki nükleer güç karşı karşıya gelirse?
Türkiye’nin yükümlülüğü nerede başlayacak?
Nerede bitecek?
Pakistan’ın savaşı hangi noktada Türkiye’nin savaşı olacak?
Daha temel bir soru var.
Türkiye zaten NATO üyesi.
Şimdi başka bir kolektif savunma mekanizmasının da tarafı.
Bir gün bu iki yükümlülük birbirine ters düşerse ne olacak?
NATO müttefiklerinin çıkarları başka yönde…
Mekke Anlaşması’ndaki ortaklarımızın çıkarları başka yönde olursa…
Türkiye hangisini seçecek?
Türkiye iki güvenlik şemsiyesinin altında mı, yoksa iki ayrı yükümlülüğün arasında mı kalacak?
Bunları sormak anlaşmaya karşı çıkmak değildir.
Bunları sormak devlet ciddiyetidir.
Çünkü dünyada kolektif savunma anlaşmaları yeni değil.
NATO var.
Amerika kıtasında Rio Antlaşması var.
ABD ile Japonya arasında güvenlik anlaşması var.
Başka bölgesel güvenlik mekanizmaları var.
Ancak böylesine ağır yükümlülükler yalnızca “birimize saldırı hepimize saldırıdır” cümlesinden ibaret değildir.
Coğrafi sınırlar belirlenir.
Saldırının ne olduğu tarif edilir.
Karar mekanizmaları oluşturulur.
İstişare süreçleri kurulur.
Anayasal yetkiler korunur.
Askerî müdahalenin şartları belirlenir.
Çünkü devlet yönetiminde bir cümlenin eksik bırakıldığı yerden bazen bir savaş çıkar.
Üstelik artık bütün bunlar yalnızca ihtimaller üzerinden sorulan sorular da değildir.
Anlaşmanın imzalanmasının üzerinden henüz iki gün geçmişti ki Husiler, Suudi Arabistan’ın Cizan bölgesindeki Aramco rafinerisine İHA saldırısı düzenlediklerini açıkladı.
Yangın çıktı.
Can kaybı yaşanmadı.
Ama ortaya çok daha büyük bir soru çıktı:
Şimdi ne olacak?
“Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır” deniyorsa bu saldırı o kapsamda mıdır?
Değilse neden değildir?
Öyleyse Türkiye’nin yükümlülüğü nedir?
Siyasi destek mi?
İstihbarat desteği mi?
Askerî destek mi?
Hava savunması mı?
Yoksa yalnızca istişare mi?
Türkiye’nin bu saldırı karşısındaki duruşu ne olacaktır?
Pakistan’ın duruşu ne olacaktır?
Yetkililerin açıklamalarına göre olası karşılığın niteliği ortak istişareyle belirlenecek.
Peki bu ne demektir?
İstişare sonunda her devlet kendi kararını vermekte özgür müdür?
Taraflardan biri askerî müdahaleyi gerekli görürken diğeri görmezse ne olacaktır?
Türkiye’nin “Bu saldırı benim askerî müdahalemi gerektirmiyor” deme hakkı var mıdır?
Varsa sınırı nedir?
Yoksa kolektif savunma taahhüdü hangi noktada bağlayıcı hâle gelir?
İstişare nerede biter, yükümlülük nerede başlar?
Asıl açıklığa kavuşturulması gereken budur.
Çünkü anlaşmanın hemen ardından ilk ciddi sınav kapıya dayandı.
Daha açık soralım:
“Birimize saldırı hepimize saldırıdır” dedik.
Taraflardan birinin topraklarında saldırı yaşandı.
Şimdi ne yapıyoruz?
İşte bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının sorması gereken soru artık çok daha somuttur:
Bizim anlaşmamızın sınırları nerede?
Bir İHA saldırısı yeterli mi?
Bir füze?
Bir sabotaj?
Bir terör saldırısı?
Bir siber saldırı?
Bir sınır çatışması?
Bir geminin vurulması?
Bir enerji tesisinin bombalanması?
Hangisi?
Kararı kim verecek?
Cumhurbaşkanı mı?
TBMM mi?
Üç ülkenin ortak mekanizması mı?
Askerî bir komite mi?
Kim?
Çünkü bu kararın sonunda masaya yalnızca diplomatik nota konulmayacak.
Gerekirse asker gönderilecek.
İşte o zaman mesele değişir.
Bir asker…
Bir evin çocuğudur.
Birinin eşidir.
Bir çocuğun babası ya da annesidir.
Bir annenin yıllarca üzerine titrediği evladıdır.
Devlet gerektiğinde askerinden hayatını ortaya koymasını ister.
Askerlik mesleğinin en ağır gerçeği budur.
Tam da bu nedenle devletin sorumluluğu daha büyüktür.
Bir askerin hayatını riske atacak siyasi karar, hiçbir zaman muğlak bırakılamaz.
Türkiye kendi toprağını savunuyorsa mesele açıktır.
Milletini savunuyorsa açıktır.
Sınırını savunuyorsa açıktır.
Peki başka bir ülkenin aldığı siyasi karar sonucunda başlayan savaş?
Başka bir ülkenin yanlış hesabı?
Başka bir yönetimin tırmandırdığı kriz?
Başka bir devletin bölgesel rekabeti?
Onun bedelini Türk askeri neden ödesin?
Ödeyecekse…
Neden?
Hangi şartlarda?
Kimin kararıyla?
Hangi milli çıkar için?
İşte devlet bunu milletine anlatmak zorundadır.
Çünkü şehitlik bir siyasi söylem değildir.
Gazilik bir tören cümlesi değildir.
Bir insanın hayatıdır.
Bir ailenin ömür boyu taşıyacağı bedeldir.
Bir devlet askerini savaşa gönderecekse önce o savaşın neden Türkiye’nin savaşı olduğunu açıklayabilmelidir.
Açıklayamıyorsa göndermemelidir.
Mesele bu kadar açıktır.
Türkiye’nin güçlü ittifaklara ihtiyacı olabilir.
Yeni güvenlik mekanizmalarına ihtiyacı olabilir.
Pakistan’ın askerî kapasitesi önemli olabilir.
Suudi Arabistan’ın ekonomik gücü önemli olabilir.
Türkiye’nin savunma sanayii bu ortaklıktan büyük kazanımlar elde edebilir.
Ama hiçbir kazanç şu sorunun önüne geçemez:
Türkiye’nin milli çıkarı nedir?
İttifaklar bunun için kurulur.
Ülkeler ittifaklara hizmet etmek için değil…
İttifaklar ülkelere hizmet etmek için vardır.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir.
Anlaşmanın bütün askerî ve hukuki yükümlülükleri açıklanmalıdır.
“Saldırı” kavramının sınırı ortaya konulmalıdır.
Coğrafi kapsam netleştirilmelidir.
Askerî yardımın otomatik olup olmadığı açıklanmalıdır.
Anayasa’nın TBMM’ye verdiği yetkinin bu anlaşma kapsamında nasıl işleyeceği açıkça ortaya konulmalıdır.
NATO yükümlülükleriyle ilişkisi hukuken ortaya konulmalıdır.
İran, Hindistan ve diğer bölge ülkeleriyle yaratabileceği riskler ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin hangi şartlarda “hayır” diyebileceği açıkça belirtilmelidir.
Ortak istişare mekanizmasının sınırları kamuoyuna anlatılmalıdır.
Hangi koşulda siyasi desteğin, hangi koşulda askerî desteğin gündeme geleceği açık olmalıdır.
Daha önemlisi…
Bu tür anlaşmalar yalnızca imzalandıkları gün değerlendirilmemelidir.
Düzenli olarak ulusal güvenlik açısından gözden geçirilmelidir.
Çünkü dünya değişir.
Tehdit değişir.
İttifaklar değişir.
İktidarlar değişir.
Çıkarlar değişir.
Türkiye’nin çıkarı değiştiğinde Türkiye’nin eli bağlı kalmamalıdır.
Bunlar yapılmazsa ne olur?
Bugün güvenlik için kurulan ittifak yarın güvenlik riski yaratabilir.
Bugün caydırıcılık için atılan imza yarın Türkiye’yi istemediği bir savaşın tarafı yapabilir.
Bugün dostumuz olan bir ülkenin yarın aldığı yanlış kararın faturasını Türk halkı ödeyebilir.
Bugün birkaç satırdan ibaret görünen yükümlülük yarın bir askerin evine gelen habere dönüşebilir.
İşte o gün…
“Biz bunu neden yaptık?” diye sormanın hiçbir anlamı kalmaz.
Çünkü devlet aklı felaketten sonra soru sormak değildir.
Felaket ihtimalini önceden sorgulamaktır.
Türkiye’nin dostları olabilir.
Müttefikleri olabilir.
Stratejik ortakları olabilir.
Ama Türkiye’nin birinci sorumluluğu Suudi Arabistan değildir.
Pakistan değildir.
NATO değildir.
Başka hiçbir devlet değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci sorumluluğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının güvenliğidir.
O nedenle son kez soruyorum:
Neden bu üç ülke?
Neden şimdi?
Hangi tehdide karşı?
Hangi sınırlar içinde?
Kimin kararıyla?
Hangi denetimle?
Hangi bedelle?
Kimin çocuğuyla?
Kimin savaşı, bizim savaşımız olacak?
Bu soruların cevabı varsa açıklanmalıdır.
Yoksa sorun yalnızca kamuoyunun bilgilendirilmemesi değildir.
Devlet, millet adına böylesine ağır bir yükümlülüğün altına imza atıyorsa, bu soruların cevaplarını imzadan önce vermiş olmalıdır.
Şimdi yapılması gereken, o cevapları millete açıklamaktır.
Çünkü devlet yönetiminde bazı yanlışların bedeli seçimde ödenir.
Bazılarının bedeli ekonomide ödenir.
Bazılarının bedeli yıllarca ödenir.
Savaşta yapılan yanlışın bedeli ise insan hayatıyla ödenir.
O bedelin pardonu yoktur.













