Sevgili okurlarım,
Geçtiğimiz günlerde psikoloji tarihinin en etkili isimlerinden biri olan Carl Gustav Jung’un doğum günüydü.
Öncelikle hakkını teslim edelim.
Jung, psikolojiye yalnızca yeni kavramlar kazandırmadı; insanın iç dünyasına farklı bir gözle bakmayı öğretti. Rüyalar, semboller, bilinçdışı ve arketipler… Bugün hâlâ psikoloji, edebiyat ve sanat dünyasında onun fikirleri konuşuluyor.
Ancak doğum günü vesilesiyle, ona bir soru sormak istiyorum.
Aslında belki de bu soru Jung’dan çok, onu bugün nasıl yorumladığımızla ilgili.
Son yıllarda sosyal medyada sıkça şu cümlelerle karşılaşıyorum:
“Sen tam bir Athena kadınsın.”
“İçindeki Afrodit’i keşfet.”
“Demeter enerjin çok güçlü.”
Bu ifadeler milyonlarca kez paylaşılıyor, eğitimlere konu oluyor, hatta bazen kişilik analizi gibi sunuluyor.
Peki gerçekten ne yapıyoruz?
Athena, Afrodit, Artemis ve Demeter…
Bunlar tarihî kişiler değil.
Yaşadıklarına dair elimizde bir kanıt yok.
Onlar, insanlığın yüzyıllar boyunca anlattığı mitolojik hikâyelerin kahramanları.
Jung da zaten “Bu tanrıçalar gerçekten yaşadı.” demiyordu.
Onun anlattığı şey bambaşkaydı.
Mitlerin ve sembollerin, insan ruhunu anlamak için güçlü bir dil olabileceğini söylüyordu.
İşte bence tam bu noktada önemli bir ayrım var.
Sembol ile bilim aynı şey değildir.
Bir metafor, insanın kendini ifade etmesine yardımcı olabilir.
Bir hikâye, duygularımıza tercüman olabilir.
Ama bir metaforu, bilimsel bir kişilik analizine dönüştürdüğümüzde durup yeniden düşünmemiz gerekir.
Bugün bir kadının kişiliğini belirleyen şey nedir?
Çocukluğu…
Bağlanma biçimi…
Aile ilişkileri…
Yaşadığı travmalar…
Mizacı…
Genetik özellikleri…
Kültürü…
Hayat deneyimleri…
Psikoloji yıllardır bunları araştırıyor.
Sonra bir cümle duyuyoruz:
“Sen Athena’sın.”
Belki de değildir.
Belki sadece yıllarca güçlü görünmek zorunda kalmış bir kadındır.
“Sen Afrodit’sin.”
Belki de ilk kez gerçekten sevildiğini hissediyordur.
“Sen Demeter’sin.”
Belki de herkese yetişmeye çalışırken kendini unutmuştur.
Yani açıklamamız gereken şey tanrıçalar değil…
İnsanlardır.
Beni yanlış anlamayın.
Mitolojiyi küçümsemiyorum.
Tam tersine, insanlık tarihinin en büyük kültürel miraslarından biridir.
Hatta iyi bir terapist bazen bir hikâyeden, bir romandan ya da bir efsaneden faydalanabilir.
Çünkü insanlar yalnızca verilerle değil, hikâyelerle de düşünür.
Ancak hikâyeleri, bilimsel gerçeklerin yerine koymaya başladığımızda bir sorun başlıyor.
Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şu:
Jung’ın arketiplerini gerçekten anlıyor muyuz?
Yoksa onun sembolik anlatımını, bilimsel kişilik sınıflandırmasına mı dönüştürüyoruz?
Bana göre Jung’ın en büyük katkısı, insan ruhunu şiirsel bir dille anlatabilmesiydi.
Ama şiir başka şeydir…
Bilim başka.
İkisini birbirine düşman yapmak da doğru değildir; birbirinin yerine koymak da.
Belki de Jung’a doğum gününde verilecek en güzel hediye, onu ezberlemek değil; onu yeniden okumak ve yeniden tartışmaktır.
Çünkü bilim, büyük isimlere hayranlık duyarak değil…
Onlara yeni sorular sorarak gelişir.
Ve benim aklımdaki soru hâlâ aynı:
Gerçek kadınları anlamak için, onların kendi hikâyelerini dinlemek yerine, neden binlerce yıl önce anlatılmış hikâyelere bu kadar ihtiyaç duyuyoruz?












