BU BİR GAZİ YAZISI DEĞİLDİR.
Bu bir maaş yazısı değildir.
Bu bir unvan tartışması da değildir.
Bu, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne gaziliğin nasıl anlam değiştirdiğini, devletin fedakârlığa hangi ölçüyle karşılık verdiğini ve bir milletin minnet hafızasını neden kaybetmeye başladığını sorgulama yazısıdır.
Çünkü…
Bir ülkenin şehitlerine duyduğu saygı, yaşayan gazilerine gösterdiği özen kadar gerçektir.
Gerisi törendir.
Gerisi nutuktur.
Gerisi çelenktir.
Gerisi, takvim geldiğinde hatırlanan birkaç cümledir.
Bir millet, gazisini yalnızca tören meydanlarında alkışlayıp hayatın içinde yalnız bırakıyorsa…
Orada minnet yoktur.
Minnetin gösterisi vardır.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları için gazilik yalnızca askerî bir unvan değildi.
Bir bağımsızlık mücadelesinin yaşayan hafızasıydı.
Çanakkale’den Sakarya’ya…
Dumlupınar’dan Cumhuriyet’in kuruluşuna…
Kore’den Kıbrıs’a…
Terörle mücadeleden bugüne…
Gaziler, yalnızca savaştan dönen insanlar değildi.
Bir milletin var olma iradesini bedenlerinde taşıyan insanlardı.
Bu nedenle “Gazi” sözcüğü, bir insanın adının önüne yazılan sıradan bir sıfat olmadı.
Mustafa Kemal’e verilen Gazi unvanı, bir makamın değil, millet adına üstlenilmiş tarihsel sorumluluğun ifadesiydi.
Gazilik…
Bir kolun eksilmesi değildi.
Bir gözün kaybedilmesi değildi.
Bir bacağın geride bırakılması değildi.
Bir insanın kendi hayatından eksilterek milletin hayatına sahip çıkmasıydı.
Peki bugün?
Gazilik hâlâ aynı şeyi mi ifade ediyor?
Yoksa aynı sözcüğün içine birbirinden farklı ölçüler, farklı haklar, farklı bekleme süreleri ve farklı devlet muameleleri mi yerleştirildi?
Gazilik değişmedi.
Değişen, gaziye bakan göz oldu.
Geçtiğimiz günlerde Güvenpark’taydım.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hemen yanı başında…
Er gazileriyle saatlerce oturdum.
Konuştum.
Dinledim.
Not aldım.
Anlattıkları yalnızca bir hak talebi değildi.
Anlattıkları, bu ülkenin gazilik sisteminin nasıl parçalandığının canlı tutanağıydı.
Kimileri yıllar önce terörle mücadele sırasında yaralanmıştı.
Kimileri bedeninde hâlâ o günlerin izlerini taşıyordu.
Kimileri hayatının geri kalanını, genç yaşta ödediği bedelin sonuçlarıyla geçirmek zorunda kalmıştı.
Şimdi kartonların üzerinde yatıyorlar.
Fakat mesele karton değildir.
Mesele gece soğuğu değildir.
Mesele parkta kaç gün kaldıkları da değildir.
Asıl mesele, Meclis’in birkaç adım ötesinde hak aramak zorunda bırakılmalarıdır.
Bir insan neden evinden çıkar?
Neden Ankara’ya gelir?
Neden bir parkta bekler?
Neden sesini duyurabilmek için bedenini yeniden ortaya koyar?
Dosyası kurumlarda sonuçlanmadığı için mi?
Talebi görülmediği için mi?
Mevzuat onu bir tanıma sığdıramadığı için mi?
Kurumlar arasında dolaştırıldığı için mi?
Yoksa devlet, gazisini ancak görünür bir mağduriyete dönüştüğünde fark ettiği için mi?
Daha ağır soru şudur:
Fark ediyor mu?
Güvenpark’ta bekleyen insanlara bakıp yalnızca “gaziler haklarını istiyor” demek yetmez.
Çünkü bu cümle gerçeği küçültür.
Orada bekleyenler yalnızca kendileri adına konuşmuyor.
Orada…
Cumhuriyet’in minnet anlayışı sorgulanıyor.
Devletin gaziyi nasıl tanımladığı…
Fedakârlığın hangi ölçüyle değerlendirildiği…
Aynı ülke için bedel ödeyen insanlar arasında neden farklı uygulamalar bulunduğu…
Hepsi aynı soruya çıkıyor:
Devlet, fedakârlığı hangi vicdan terazisinde tartıyor?
Bir insan üniformasının rütbesine göre mi yaralandı?
Kurşun, askerin statüsüne mi baktı?
Mayın, bordrosunu mu sordu?
Terör örgütü, karşısındaki insanın subay mı, uzman mı, er mi olduğunu belirledikten sonra mı ateş etti?
Acı aynıysa…
Kayıp aynıysa…
Ömür boyu taşınan sonuç aynıysa…
Devletin ölçüsü neden aynı değil?
Bir devlet, fedakârlıklar arasında derece yapmaya başladığı gün…
Tartışılan artık maaş değildir.
Tartışılan hak değildir.
Tartışılan adalettir.
Çünkü hiçbir devlet…
Fedakârlıkları yarıştırarak büyüyemez.
Hiçbir millet…
Acılar arasında sıralama yaparak vicdanını koruyamaz.
Gazilik…
Devletin dağıttığı bir ayrıcalık değildir.
Devletin ömür boyu taşıdığı bir vefa borcudur.
İşte bu nedenle mesele yalnızca Türkiye değildir.
Dünyanın gelişmiş demokrasilerine baktığınızda ortak bir anlayış görürsünüz.
Amerika Birleşik Devletleri’nde…
Birleşik Krallık’ta…
Kanada’da…
Sistemler farklı olabilir.
Hakların kapsamı değişebilir.
Mevzuatlar birbirine benzemeyebilir.
Fakat değişmeyen tek bir ilke vardır:
Devlet, gazisini savaş bittikten sonra da yalnız bırakmaz.
Çünkü savaşın maliyeti ateşkes ilan edildiğinde sona ermez.
Cephedeki çatışma günler, aylar, bazen yıllar sürer.
Gazinin mücadelesi ise çoğu zaman ömrünün sonuna kadar devam eder.
Çünkü o ülkeler şunu bilir:
Bir asker cephede yalnız bırakılırsa…
Savaş kaybedilir.
Bir gazi savaş sonrasında yalnız bırakılırsa…
Vicdan kaybedilir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde gaziler için ayrı bir bakanlık vardır.
Devlet, gaziyi yalnızca tedavi etmekle yetinmez; sağlık, eğitim, rehabilitasyon, istihdam ve aile desteğiyle hayatını yeniden kurmaya çalışır.
Elbette tartışılan yönleri vardır.
Hiçbir sistem kusursuz değildir.
Fakat devletin bakış açısı nettir:
Gazilik, birkaç yasal haktan ibaret değildir.
Ömür boyu süren kamusal bir sorumluluktur.
Birleşik Krallık’ta devlet, gazilerin ve ailelerinin toplumsal yaşamda dezavantajlı duruma düşmemesini temel ilke olarak kabul eder.
Kanada ise başka bir soru sorar:
“Bu insanı yeniden hayata nasıl kazandırabiliriz?”
İşte devlet ile bürokrasi arasındaki fark burada ortaya çıkar.
Bürokrasi dosyayı görür.
Devlet insanı görür.
Dikkat edin…
Hiçbiri yalnızca maaşı konuşmuyor.
Hiçbiri yalnızca tazminatı konuşmuyor.
İnsanı konuşuyor.
İşte bizim de sormamız gereken soru budur.
Türkiye’de gerçekten gaziyi mi görüyoruz?
Yoksa yalnızca mevzuatı mı görüyoruz?
Dosyayı mı görüyoruz?
Kanun maddesini mi görüyoruz?
Yönetmeliği mi görüyoruz?
Yoksa…
İnsan mı görüyoruz?
Çünkü hiçbir gazi yalnızca bedeninden yaralanmaz.
Ailesi etkilenir.
Çocuklarının hayatı değişir.
Gelecek planları yeniden kurulur.
Hayatla ilişkisi dönüşür.
Bir bacağını kaybeden insanın kaybettiği yalnızca bacağı değildir.
Bir gözünü kaybeden insanın kaybettiği yalnızca gözü değildir.
Ömür boyu ağrıyla yaşayan insanın taşıdığı yalnızca fiziksel acı değildir.
Gazilik…
Bir sağlık raporuna sığmayacak kadar büyüktür.
Bir maaş cetveline indirgenemeyecek kadar değerlidir.
Bir yönetmelik maddesiyle anlatılamayacak kadar derindir.
İşte bu yüzden…
Türkiye’nin yeni bir gazilik tartışmasına değil…
Yeni bir gazilik anlayışına ihtiyacı vardır.
Öyle bir anlayış ki…
Fedakârlıkları yarıştırmasın.
Hakları parçalamadan yönetsin.
İnsanları mevzuatın içinde kaybetmesin.
Gaziyi, yalnızca geçmişte görev yapmış biri olarak değil…
Cumhuriyet’in yaşayan hafızası olarak görsün.
Çünkü…
Gazilik değişmedi.
Değişen, ona bakan vicdan oldu.
Bir devlet…
Gazisine ne verdiğiyle büyük olmaz.
Uğruna eksilen insanlara kendisini ne kadar borçlu hissettiğiyle büyük olur.
ARTIK YENİ BİR GAZİLİK ANLAYIŞI ŞARTTIR
Yeni bir maaş düzenlemesi yetmez.
Yeni bir genelge yetmez.
Yeni bir komisyon hiç yetmez.
Çünkü sorun, bir hakkın eksik olması değildir.
Sorun, gaziliğe bakışın eksik olmasıdır.
Gazilik…
Bir kanun maddesi değildir.
Bir sosyal yardım başlığı değildir.
Bir bütçe kalemi değildir.
Gazilik, Cumhuriyet’in yaşayan hafızasıdır.
O hafıza zedelenirse…
Devlet yalnızca gazisini kaybetmez.
Kendi vicdanını da kaybetmeye başlar.
Bu yüzden Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni hak paketleri değil…
Gazisini kurumlar arasında kaybetmeyen yeni bir devlet anlayışıdır.
Öyle bir anlayış ki…
Gaziyi, başvuru numarası olarak görmesin.
Dosya numarası olarak görmesin.
Kanun maddesi olarak görmesin.
İnsan olarak görsün.
Çünkü devletin büyüklüğü…
Vatandaşından ne istediğiyle değil…
Uğruna eksilen insanlara nasıl sahip çıktığıyla ölçülür.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında artık şu ilke tartışılmaz hâle gelmelidir:
Devlet…
Fedakârlıkları yarıştırmaz.
Fedakârlıklar arasında derece yapmaz.
Acılar arasında kıyas kurmaz.
Hakları kişilere göre değil…
İlkelere göre yönetir.
Bunun için gazilik hakları, farklı kanunlara ve kurumlara dağılmış hükümlerden kurtarılmalıdır.
Bütün gazileri kapsayan bir Gazilik Hakları Temel Kanunu hazırlanmalıdır.
Her gazi için sağlık, rehabilitasyon, psikolojik destek, istihdam, sosyal güvence ve aile ihtiyaçlarını birlikte ele alan bütüncül ve ömür boyu izlenen bir yaşam planı oluşturulmalıdır.
Gazi, hakkını ararken kurumdan kuruma gönderilmemelidir.
Tek bir kurum sorumlu olmalı; hiçbir kurum sorumluluğu diğerine devredememelidir.
Gazilerin idare karşısında yıllarca beklemesini önleyecek bağımsız bir Gaziler Ombudsmanlığı kurulmalıdır.
Gazilere ilişkin her yeni düzenleme, yürürlüğe girmeden önce aynı bedeli ödeyen insanlar arasında yeni eşitsizlikler yaratıp yaratmayacağını belirleyecek zorunlu bir eşitlik etki değerlendirmesine tabi tutulmalıdır.
Çünkü adalet…
Herkese aynı şeyi vermek değildir.
Aynı bedeli ödeyenleri farklı muameleye mahkûm etmemektir.
Gazilik sistemi…
İktidarlar değişse de değişmeyen bir devlet politikası olmalıdır.
Çünkü hükümetlerin ömrü seçim kadardır.
Devletin vicdanı ise nesiller boyu yaşamak zorundadır.
Bugün Güvenpark’ta bekleyen gaziler yalnızca kendi haklarını istemiyor.
Onlar farkında olsalar da olmasalar da…
Cumhuriyet’e şu soruyu soruyorlar:
“Biz üzerimize düşeni yaptık.
Peki devlet, kendi üzerine düşeni ne zaman yapacak?”
İşte bu soruya verilecek cevap…
Yalnızca bugünün gazilerini ilgilendirmiyor.
Yarın bu ülke için görev yapacak her askeri…
Her polisi…
Her güvenlik görevlisini…
Onların ailelerini ilgilendiriyor.
Çünkü devletin gazisine bugün gösterdiği vefa…
Yarın görev başındaki insanların devlete duyacağı güveni de belirler.
Çünkü görev başındaki insanın cesareti yalnızca vatan sevgisinden değil…
Devletin kendisine ve ailesine sahip çıkacağına duyduğu güvenden de beslenir.
İşte bu nedenle gazilik meselesi…
Sosyal politika değildir.
Ekonomi değildir.
Maaş değildir.
Milli güvenlik meselesidir.
Çünkü güçlü ordular yalnızca silahla kurulmaz.
Güçlü devletler, uğruna eksilen insanlara sahip çıkarak kurulur.
Bir millet gazisini unutmaz.
Unutuyorsa…
Mesele yalnızca vefa değildir.
Çünkü şehitlik, toprağa düşen bedeldir.
Gazilik ise o bedelin yaşayan hafızasıdır.
Yaşayan hafızasına sahip çıkamayan bir devlet…
Geçmişiyle övünebilir.
Anıtlar yapabilir.
Törenler düzenleyebilir.
Nutuklar atabilir.
Ama yaşayan gazisine sahip çıkamıyorsa…
Bütün bunlar tarihin önünde samimiyetini kaybeder.
Çünkü bir millet gazisini unuttuğu gün, yalnızca vefasını değil; Cumhuriyet’ini hangi bedeller üzerine kurduğunu da unutmaya başlar.













