
BU BİR KIBRIS YAZISI DEĞİLDİR.
Bu bir askerî harekât yazısı da değildir.
Bu, bir milletin elli iki yılda kazandıklarıyla değil, kaybettikleriyle yüzleşme yazısıdır.
Çünkü bir millet önce toprağını kaybetmez.
Vicdanını kaybeder.
Birbirine güvenini kaybeder.
Ortak geleceğe olan inancını kaybeder.
Bugün 20 Temmuz…
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın elli ikinci yılı.
Yarım asırdan fazla zaman geçti.
Peki…
Kıbrıs mı değişti?
Yoksa biz mi?
1974 Türkiye’si kusursuz değildi.
Ekonomik sıkıntılar vardı.
Siyasi kamplaşma vardı.
Sokaklarda şiddet vardı.
Fakat bütün farklılıklara rağmen ortak bir gerçek vardı.
Kıbrıs söz konusu olduğunda kimse önce parti rozetine bakmıyordu.
Çünkü mesele oy değildi.
Devletti.
İnsandı.
Vatandı.
Harekât kararını alanlar aynı dünya görüşünü paylaşmıyordu.
Ama aynı sorumluluğu taşıyordu.
Demek ki millet olmak…
Herkesin aynı düşünmesi değildi.
Farklı düşüncelerin aynı ülke için sorumluluk alabilmesiydi.
Bugün aynı büyüklükte bir mesele yaşansa önce neyi konuşurduk?
Ülkeyi mi?
Yoksa kararı kimin aldığını mı?
Doğruyu mu?
Yoksa doğrunun kimden geldiğini mi?
Bugün düşünceleri tartmıyoruz.
İnsanları tartıyoruz.
Gerçeği aramıyoruz.
Taraf arıyoruz.
Yanlış bize aitse savunuyoruz.
Doğru başkasına aitse reddediyoruz.
Millet olmanın yerini taraftar olmak aldı.
İşte elli iki yılda en büyük değişim budur.
Aynı bayrağın altında yaşıyoruz.
Ama aynı gerçeği paylaşamıyoruz.
Peki bizi buraya ne getirdi?
Sosyal medya mı?
Siyasetin dili mi?
Ekonomik kaygılar mı?
Adalete duyulan güvenin azalması mı?
Hepsi…
Çünkü adalet zayıflayınca güven kaybolur.
Güven kaybolunca dayanışma biter.
Dayanışma bitince millet, yavaş yavaş kalabalığa dönüşür.
Bugün yalnız Türkiye değişmedi.
Dünya da değişti.
Savaş değişti.
Eskiden cepheler vardı.
Bugün şehirler cephe oldu.
Eskiden askerler hedef olurdu.
Bugün çocuklar…
Hastaneler…
Okullar…
Enerji hatları…
Su kaynakları…
Yaşamın kendisi hedef oluyor.
Gazze…
Ukrayna…
Son dönemde yeniden sıcak çatışmaya dönüşen Amerika-İran gerilimi…
Haritalar farklı.
Acılar aynı.
Bir saldırı başka bir saldırının gerekçesine dönüşüyor.
Bir füze diğerini çağırıyor.
Sonra buna…
“Meşru savunma” deniliyor.
“Caydırıcılık” deniliyor.
“Jeopolitik zorunluluk” deniliyor.
Kelimeler yumuşuyor.
Vicdanlar sertleşiyor.
Teknoloji ilerledi.
Silahlar akıllandı.
İnsanlık aynı hızla büyümedi.
Belki de küçüldü.
Çünkü artık savaşlar yalnız toprak kazanmak için yapılmıyor.
Bir ülkenin ekonomisini çökertmek…
Toplumunu göçe zorlamak…
Umutlarını tüketmek için de yapılıyor.
Artık savaşın hedefi yalnız asker değildir.
Bir ülkenin yaşama iradesidir.
En acısı da şu…
Ölümlere bile taraf oluyoruz.
Gazze’deki çocuğa siyasi görüşümüze göre üzülüyoruz.
Ukrayna’daki sivili desteklediğimiz cepheye göre görüyoruz.
İran’da vurulan hastane için önce hangi füzenin düştüğünü soruyoruz.
Vicdanımızı bile kamplara ayırıyoruz.
Oysa ölümün milliyeti olabilir.
Dili olabilir.
Dini olabilir.
Haklı tarafı olmaz.
İşte bu yüzden Kıbrıs Barış Harekâtı yalnız geçmişin bir askerî başarısı değildir.
Bugünün aynasıdır.
O aynada Kıbrıs’tan çok kendimizi görüyoruz.
Bize şunu sorar:
Bir ülkeyi güçlü yapan yalnız silahları mıdır?
Yoksa ortak vicdanı mı?
Bugün dünya güçlülerin hukukunu konuşuyor.
Hukukun gücünü değil.
Adalet herkese eşit uygulanmadığında…
Barış yalnızca ateşkes olur.
Kalıcı olmaz.
Kıbrıs da değişti.
Sorunları değişti.
İhtiyaçları değişti.
Bir halkı yalnız askerî olarak korumak yetmez.
Kimliğini…
Üretimini…
Demokrasisini…
Gelecek umudunu da korumak gerekir.
Türkiye’nin de yeniden hatırlaması gereken budur.
Birlik…
Herkesi aynı düşünmeye zorlamak değildir.
Birlik…
Farklı düşünen insanların aynı adalet duygusunda buluşabilmesidir.
Devlet hiçbir partinin değildir.
Bayrak hiçbir ideolojinin değildir.
Kıbrıs hiçbir siyasi görüşün değildir.
Bu ülke hepimizindir.
1974’te Türkiye’yi güçlü yapan yalnız ordusu değildi.
Devlet ciddiyetiydi.
Ortak aklıydı.
Sorumluluk duygusuydu.
Bugün tanklarımız daha güçlü olabilir.
Uçaklarımız daha hızlı olabilir.
Teknolojimiz daha gelişmiş olabilir.
Peki…
Birbirimize güvenimiz de arttı mı?
Aynı cümlede buluşabiliyor muyuz?
Bir çocuğun acısına kimliğini sormadan üzülebiliyor muyuz?
İşte asıl soru budur.
Çünkü…
Teknolojik olarak büyüyen her toplum gelişmiş sayılmaz.
Vicdanı küçülen hiçbir toplum büyük değildir.
Bugün 20 Temmuz’u anıyoruz.
Şehitlerimizi saygıyla anıyoruz.
Gazilerimize minnet duyuyoruz.
Ama onları gerçekten anmanın yolu…
Yalnız geçmişi hatırlamak değildir.
Bize bıraktıkları ortak sorumluluğu yaşatmaktır.
Adaleti savunmaktır.
Hukuku korumaktır.
Birbirimizi düşman değil, aynı ülkenin insanı olarak görebilmektir.
Çünkü bir ülkenin sınırlarını asker korur.
Hukuk o sınırlar içinde yaşayanları yurttaş yapar.
Adalet onları birbirine bağlar.
Ortak vicdan ise onları millet yapar.
Kıbrıs’ın elli ikinci yılında asıl soru şudur:
1974’te denizi aşan bir millet…
Bugün kendi içindeki duvarları aşabiliyor mu?
Çünkü…
Bir millet önce sınırlarını kaybetmez.
Önce ortak vicdanını kaybeder.
Kazanılmış hiçbir savaş, kaybedilmiş insanlığı geri getiremez.
Kazanılmış hiçbir toprak, kaybedilmiş bir milleti kurtaramaz.













