“Özlem budur işte;
bomboş bir varlık,
dopdolu bir yokluk.
“Oruç Aruoba
Simone Signoret bir söyleşisinde, “Özlemin artık eski tadı yok.” demişti.
Belki de haklıydı.
Çünkü bugün özlediğimiz şey yalnızca geçmiş değil; geçmişi özleyebildiğimiz o insan.
İnsan bazen eski bir sokağı, bazen çocukluğunun sesini, bazen artık kimsenin çalmadığı kapıları özlediğini sanıyor. Sonra fark ediyor ki özlenen evler değil; o evlerden içeri giren insan. Aynaya daha az yabancı, zamana daha az kırgın olan hâlimiz.
Hafıza tuhaf bir ressamdır.
Bazı renkleri koyulaştırır, bazılarını siler. Acıları ince bir tülün arkasına iter, mutlulukların üzerine altın bir ışık düşürür. Sonra önümüze bir tablo koyar ve fısıldar:
“Bak, hayat eskiden ne güzeldi…”
Gerçekten öyle miydi?
Yoksa bugünün yorgunluğu, dünün eksiklerini görünmez mi kılıyor?
Belki o yıllarda da adaletsizlik vardı. Yalnızlık vardı. Hayal kırıklıkları, yarım kalmış aşklar, bitmeyen endişeler vardı. Sadece umut daha gençti.
Biz daha gençtik.
Eskiyi özlemek yaşlılığı kabul etmek midir?
Belki biraz.
Çünkü insan, önündeki yıllardan çok arkasındaki yılları düşünmeye başladığında, zaman başka türlü akmaya başlar. Takvim ilerler ama ruh, çocukluğunun avlusunda oturmuş hâlâ aynı gökyüzüne bakar.
Yine de nostaljinin içinde yalnızca hüzün yoktur.
Bir parça gurur da vardır.
“Bizim zamanımız…” diye başlayan cümleler, çoğu zaman geçmişi değil, kaybettiğimiz gençliği savunur. Gençlerden alınmış gizli bir intikam değildir bu; zamanın bizden aldıklarına karşı hafızanın sessiz itirazıdır.
Rahmetli babam, savaş görmüş bir kuşağın insanıydı.
Buna rağmen hep, “Hayat hep iyiye doğru gider.” derdi.
Yıllar geçtikçe bu cümlenin ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlıyorum.
Çünkü umut, hiçbir şeyin kötü olmayacağına inanmak değildir. Her şeye rağmen insanın yeniden ayağa kalkabileceğine inanmaktır.
Belki bugün bizi yoran şey, hayatın kendisinden çok onun gürültüsü. Eskiden de acılar vardı; şimdi acılarla birlikte hiç susmayan ekranlar, bitmeyen haberler ve sürekli kıyaslanan hayatlar var. Dünya belki daha kötü olmadı ama zihnimiz hiç olmadığı kadar kalabalık.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında zaman, saatlerin ölçtüğü bir şey değildir. Zaman, insanın içinde yaşayan görünmez bir nehirdir. Onun kahramanları geçmişe dönmek istemez; geçmişin içindeki anlamı ararlar.
Orhan Pamuk’un İstanbul’u da böyledir. Şehir, yalnızca taşlardan ve sokaklardan ibaret değildir. İnsanların bıraktığı seslerden, kokulardan, bakışlardan oluşur. Eski bir semtten geçerken içimizi burkan şey, yıkılmış bir bina değildir çoğu zaman. O sokakta bıraktığımız kendimizdir.
Marcel Proust’un bir kurabiyenin kokusundan koskoca bir çocukluğu geri çağırması da bundandır.
Edebiyat bilir ki insan hayatını ileriye doğru yaşar ama geriye doğru anlar.
Belki bu yüzden bütün biyografiler geçmiş üzerine yazılır.
İnsan geleceğini hayal ederek yürür, geçmişini anlatarak kim olduğunu keşfeder.
Nostalji de belki sandığımız şey değildir.
Geçmişi geri çağırma arzusu değil, kendimizden eksilen parçaları usulca yoklama ihtiyacıdır.
Hiçbirimiz gerçekten eski günleri geri istemiyoruz.
Bir yaz akşamının kokusunu…
Babamızın sesini…
Annemizin sofraya çağırışını…
Gençliğimizin telaşını…
İlk kez âşık olduğumuz kalbi…
Kısacası zamanı değil, zamanın içindeki kendimizi arıyoruz.
Ve belki yazının başlığı da bu yüzden böyledir.
Geçmiş bir ülke değildir.
Oraya geri dönemezsiniz.
Aynı sokaklardan geçseniz de başka birisinizdir. Aynı şarkıyı dinleseniz de onu dinleyen kulak değişmiştir. Aynı eve girseniz bile sizi karşılayacak insanlar artık orada değildir.
Geçmiş, yaşanacak bir yer değil; hatırlanacak bir ışıktır.
Ara sıra içimizi ısıtır, bazen de canımızı yakar.
Sonra usulca bugüne bırakır bizi.
Belki bilgelik de tam burada başlar.
Geçmişi inkâr etmeden ama ona yerleşmeden yaşayabilmekte.
Çünkü insanın gerçek evi dün değildir.
Gerçek evi, bütün dünlerini yanında taşıyarak yürüyebildiği bugündür.












