İnsan bazen bir başkasına değil, kendisi hakkında yazdığı hikâyeye âşık olur.
İlişkilerin en ilginç yanı, iki insanın aynı hikâyeyi bambaşka kitaplardan okumasıdır. Birinin büyük bir aşk dediğine, diğeri uzun zamandır taşıdığı yalnızlığın geçici ilacı diyebilir. Birinin “vazgeçilmezim” diye inandığı yerde, öteki çoktan gitmeye başlamıştır. Çünkü aşk, aynı duyguyu paylaşmak kadar, aynı hakikate bakabilmektir. Ve bu her zaman mümkün olmaz.
Kendini vazgeçilmez sanan insanların en büyük trajedisi, başkalarının onlara duyduğu sevgiden çok, kendi kurdukları efsaneye inanmalarıdır. Aynanın karşısında aynı hikâyeyi yıllarca anlatırsanız, bir gün o hikâye gerçeğin yerine geçer. İnsan artık karşısındakini değil, onun gözlerinde gördüğü kendi yansımasını sevmeye başlar. Belki de bu yüzden hiç sevilmeme ihtimalini değil, daha sarsıcı olanı unutur: Bir gün sıradan biri olabileceğini…
Bazı insanlar bir ilişkiyi değil, kendileri hakkında kurdukları masalı kaybeder. İşte bu yüzden ayrılığı kabullenmekte zorlanırlar. Giden kişiyi değil, artık alkışlanmayan kahramanı ararlar. Kaybettiklerini değil, kaybetmiş olabilecekleri fikrini inkâr ederler.
Son yıllarda Kral Kaybederse bu ruh hâlini yeniden görünür kıldı. Oysa edebiyat yüzyıllardır aynı kırılmayı farklı kahramanlarla anlatıyor. Madame Bovary bize bazen sevdiğimiz kişinin değil, onun etrafında kurduğumuz hayalin peşinden gittiğimizi söyler. Muhteşem Gatsby, insanın bir başkasını değil, geçmişte yarattığı düşü yeniden elde etmeye çalışmasının hikâyesidir. Dorian Gray’in Portresi ise insanın kendi hayranlığının esiri olduğunda ruhunun sessizce nasıl çürüyebileceğini anlatır. Tehlikeli İlişkilerde ise aşk, paylaşmanın değil, hükmetmenin diline dönüşür; sevgi, egonun en zarif kılığına bürünür.
Belki de bütün bu romanların ortak cümlesi şudur: Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Vazgeçilmez olduğunu düşünen insan ise en çok kendi yarattığı yanılsamanın tutsağı olur.
İşin en acı tarafı, bir zamanlar hayranlıkla baktığınız birinin gün gelip yalnızca özenle kurulmuş bir dekor olduğunu fark etmektir. Sözlerin, jestlerin, cömertliğin, romantizmin ardında derin bir sevgiden çok, hayranlıkla beslenmeye ihtiyaç duyan kırılgan bir benlik vardır. O an insan, ilişkiye değil, yanılsamaya veda ettiğini anlar.
Ve belki de bu yüzden birçok kadın, o girdaptan çıktıktan sonra ilk kez gerçekten görmeye başlar. Girdabın içindeyken suyun yönü belli olmaz. Kıyıya ulaştığında ise insan geriye dönüp sessizce şunu söyler:
“Ben onu değil, onun bana gösterdiği kişiyi seviyormuşum.”
Olgunlaşmak belki de tam olarak budur. Birini affedebilirsiniz. Hatta zaman zaman özleyebilirsiniz. Ama artık onun yarattığı hikâyeye inanmazsınız.
Çünkü aşk, alkışla beslenmez. Aşk, hayranlıkla da ayakta kalmaz. Aşkın tek sığınağı hakikattir. Hakikat geldiğinde ise en görkemli dekorlar bile sessizce dağılır. Geriye kalan, yalnızca gerçekten sevebilenlerle, yalnızca sevilmeye ihtiyaç duyanlar arasındaki ince ama hayati farktır.












