
Uzun süredir sustum.
Bilerek sustum.
Çünkü bu konu sosyal medya hızında geçiştirilecek bir başlık değildi.
Soruldu.
Defalarca soruldu.
“Ne düşünüyorsunuz?” dendi.
Yanıtım hep aynı kaldı:
Yazacağım.
Çünkü bazı siyasi kırılmalar ayaküstü yorumla geçilmez.
Bazı gelişmeler yalnızca “oldu-bitti” haberi değildir.
Bazıları bir ülkenin siyasi karakter testidir.
Bugün önümüzde duran tablo tam olarak budur.
Karar çıktı.
Yeni denklem kuruldu.
Yeni siyasi fotoğraf servis edildi.
Şimdi soralım:
Şaşırdık mı?
Hayır.
Sürpriz mi?
Kesinlikle.
Çelişki gibi görünüyor olabilir.
Değil.
Türkiye’de siyaset artık şaşırtmıyor.
Yalnızca yeni biçimlerde sürpriz üretiyor.
Çünkü ilke ile pragmatizm arasındaki mesafe uzun süredir açılıyor.
Çünkü dün söylenen sözlerle bugün kurulan ittifaklar arasındaki uçurum büyüyor.
Çünkü toplumdan hafızasını kaybetmesi bekleniyor.
İlk büyük yanlış tam burada.
Bu toplum unutmaz.
Bekler.
İzler.
Kaydeder.
Sessizleşir.
Sonra hükmünü verir.
Bugün yaşanan yalnızca bir siyasi gelişme değildir.
Bu, güven testidir.
Tutarlılık testidir.
Siyasi ahlak testidir.
Hafıza testidir.
Şimdi rahatsız edici soruları soralım.
Dün birbirine ağır cümleler kuranlar bugün hangi zeminde yan yana geliyor?
Dün “asla” diyenler bugün hangi gerekçeyle yeni cümle kuruyor?
İlke mi değişti?
Koşullar mı değişti?
Yoksa yalnızca hesap mı değişti?
Toplumun bilmeye hakkı yok mu?
Siyasetçinin pozisyon değiştirme hakkı vardır.
Bu doğaldır.
Düşünceler değişebilir.
Koşullar değişebilir.
Tehdit algıları değişebilir.
Sorun değişimde değildir.
Sorun açıklanmayan değişimdedir.
Sorun topluma izah edilmeyen dönüşümdedir.
Sorun hafızasız seçmen varsayımıdır.
İşte tam burada ikinci büyük kırılma geliyor.
Bugün konuşulan yalnızca bugünün hikâyesi değil.
Geçmiş de konuşuyor.
2017 konuşuyor.
Mühürsüz oy tartışmaları konuşuyor.
Muhalefetin refleksleri konuşuyor.
Geç kalınmış itirazlar konuşuyor.
Yeterince zorlanmamış hukuk yolları konuşuyor.
Yıllardır kamuoyunda dolaşan “daha fazlası yapılabilirdi” eleştirileri yeniden konuşuyor.
Bazı siyasi kırılmalar yalnızca iktidarın attığı adımlarla değil, muhalefetin atmadığı adımlarla da oluşur.
Burada dürüst olmak gerekir.
Sosyal medyada dolaşan her paylaşım gerçek değildir.
Her ekran görüntüsü belge değildir.
Her slogan tarih değildir.
Her iddia veri değildir.
Gazetecilik böyle yapılmaz.
Bir başka gerçek daha vardır:
Toplum hafızasını sosyal medya üzerinden de inşa eder.
İnsanlar yalnızca resmi kayıtları değil, siyasi tutarsızlıkları da hafızasına yazar.
Dün söylenen sözler bugün önlerine düşer.
Arşiv bazen seçim afişinden daha güçlüdür.
İşte bu nedenle esas soru şudur:
Türkiye’de güven krizi yalnızca iktidarın eseri midir?
Bu soru rahatsız edicidir.
Olmalıdır da.
Çünkü demokraside muhalefet yalnızca eleştiren yapı değildir.
Alternatif üretendir.
Refleks gösterendir.
Mücadele edendir.
Geç kaldığında bunun bedelini de taşır.
Burada kutsal alan yok.
Muhasebeden muaf aktör yok.
Siyasi dokunulmazlık yok.
Çünkü toplum artık yalnızca iktidarı yargılamıyor.
Muhalefeti de yargılıyor.
Tam da bu nedenle bugünkü tablo yalnızca kişiler arası siyasi trafik olarak okunamaz.
Bu bir güven dosyasıdır.
Bir seçmen psikolojisi dosyasıdır.
Bir temsil krizi dosyasıdır.
Çünkü milyonlarca insan artık şunu soruyor:
Kime inanacağız?
Dün söylenene mi?
Bugün kurulana mı?
Seçim dönemindeki cümlelere mi?
Masa başındaki uzlaşılara mı?
Kırmızı çizgilere mi?
Sonradan silinen çizgilere mi?
İşte güven böyle ölür.
Bir günde değil.
Katman katman.
Sessizlikle.
Tutarsızlıkla.
Eksik mücadeleyle.
İzah edilmeyen dönüşlerle.
Toplumu küçümseyen siyasi kibirle.
Şimdi daha sert soralım:
Siyaset seçmeni ne sanıyor?
Gerçekten unutkan mı?
Gerçekten arşivsiz mi?
Gerçekten yalnızca bugüne bakan refleksif kalabalık mı?
Böyle sanılıyorsa korkunç bir yanılgı var.
Çünkü bu ülkenin seçmeni unutmaz.
Yalnızca konuşmaz.
O sessizlik bazen en büyük kayıttır.
Bugün sessiz duran seçmen yarın çok net konuşur.
Sandıkta konuşur.
Uzaklaşarak konuşur.
Güvenini çekerek konuşur.
İnancını geri alarak konuşur.
Şimdi çözüm kısmına gelelim.
Çünkü yalnızca öfke yazısı yazmak kolaydır.
Çözüm üretmek zordur.
BİR: Siyasette hafıza inkâr edilmemeli.
Geçmişte söylenen sözler yokmuş gibi davranılamaz.
İKİ: Pozisyon değişikliği varsa bunun dürüst izahı yapılmalı.
“Şartlar değişti” cümlesi siyasi hesap vermenin yerine geçmez.
ÜÇ: Muhalefet de öz eleştiri kültürü geliştirmeli.
Demokrasi yalnızca rakibi suçlayarak güçlenmez.
DÖRT: Seçmeni küçümseyen siyasi dil terk edilmeli.
Toplum artık daha bilinçli, daha arşivli, daha kıyaslayıcı.
BEŞ: Güven yeniden inşa edilmeli.
Sloganla değil.
Tutarlılıkla.
Şeffaflıkla.
Hesap verebilirlikle.
Bu ülkede kriz yalnızca siyasi aktör krizi değildir.
Güven krizidir.
Temsil krizidir.
Tutarlılık krizidir.
Hafıza krizidir.
Siyaset unutabilir.
Arşiv unutmaz.
Aktörler cümle değiştirebilir.
Kayıtlar değiştirmez.
Masalar değişebilir.
Fotoğraflar değişebilir.
İttifaklar değişebilir.
Toplumun hafızası o kadar kolay değişmez.
Seçmen küçümsenecek bir hafıza değildir.
Seçmen hafızasız değildir.
Seçmen figüran değildir.
Toplum dekor değildir.
Demokrasi satranç tahtası değildir.
İnsanlar taş değildir.
Sandık tiyatro sahnesi değildir.
Güven sonsuz kredi değildir.
Siyaset bunu hâlâ anlamadıysa, asıl sürpriz budur.












