Birsen İğci Saltık üzerine
Bir sanatçıyı anlamak için bazen özgeçmiş okumak yetmez.
Sergi davetiyeleri yetmez.
Katalog metinleri hiç yetmez.
Bazen boyanın kokusuna yaklaşmak gerekir.
Bazen sanatçının üretim alanına girmek gerekir.
Bazen soruları yalnızca eserlerin değil, duvarların da yanıtladığını görmek gerekir.
Birsen İğci Saltık’la karşılaşınca ilk his buydu.
Karşımda yalnızca resim yapan biri yoktu.
Düşünen bir insan vardı.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü günümüzde sanat alanı giderek tuhaf bir yere savruluyor.
Bir yanda içi boşaltılmış parlak cümleler.
Bir yanda yatırım enstrümanına dönüştürülen eserler.
Bir yanda katalog diliyle şişirilmiş biyografiler.
Bir yanda sanatçının kendisinden çok fiyat etiketinin konuştuğu bir iklim.
Böyle bir dönemde karşıma başka bir profil çıktı.
Mütevazı.
Düşünen.
Tartışan.
Toplumla bağını koparmayan.
En önemlisi…
İnsanları umutsuzluğa sürüklemek istemediğini söyleyen bir sanatçı.
Bu cümle küçük görünmesin.
Çünkü yaşadığımız çağ tam tersini yapıyor.
Sabah haberleri umutsuzluk yayıyor.
Ekonomi umutsuzluk yayıyor.
Kentler umutsuzluk yayıyor.
İnsan ilişkileri bile çoğu zaman aynı yükü taşıyor.
Tam da bu yüzden sanatın karanlığı çoğaltması değil, onu anlamlandırması gerekir.
Birsen İğci Saltık burada farklı bir yerde duruyor.
Tekniğini soruyorum.
Fırça mı?
Belirli klasik yöntemler mi?
Burada iş ilginçleşiyor.
Çünkü yanıt akademik sterilite taşımıyor.
El.
Sünger.
Kalıp.
Kesilmiş parçalar.
Halı kaydırmaz.
Kâğıt ruloları.
Gündelik hayatın gözden çıkarılmış nesneleri.
İlk bakışta teknik detay gibi görülebilir.
Bence değil.
Bu bir estetik tercih olmanın ötesinde zihinsel tavırdır.
Sanat tarihi bize malzemenin asla masum olmadığını öğretir.
Bir sanatçı ne kullanıyorsa, dünyaya öyle bakıyordur.
Mermer başka hikâye anlatır.
Bronz başka.
Kusursuz yüzey başka.
Atık malzemeyle konuşan yüzey başka.
Birsen İğci Saltık’ın eserlerinde gördüğüm tam da bu.
Hayatın atık gibi görülen parçaları yeni dile dönüşüyor.
Bu güçlü bir metafor.
Çünkü çağımız insanı da biraz böyle yaşamıyor mu?
İşe yaradığı kadar görünür.
Tüketildiği kadar değerli.
Satılabildiği kadar önemli.
Sanat burada devreye girmeli zaten.
Gözden çıkarılanı görünür kılmak için.
Birsen İğci Saltık’ın resimlerine baktığınızda ilk çarpan şey renk.
Ancak burada hata yapmamak gerekir.
Bu renkler dekoratif değil.
Salon duvarına yakışsın diye orada değiller.
İç açıcı olsun diye de konulmamışlar.
Bu renkler psikolojik alan kuruyor.
Maviler…
Sarılar…
Turuncular…
Yeşiller…
Kırmızılar…
Katman katman akan enerji…
Tekrar eden geometrik formlar…
Belleği andıran işaretler…
İlk bakışta çağdaş soyut gibi görünür.
Biraz durunca başka şeyler konuşmaya başlar.
Anadolu’nun motif hafızası…
Geometrik kültürel tekrarlar…
Simgesel ritim…
Doku…
İz…
Katman…
Şu çok dikkat çekici:
Bu resimlerde karanlık var ama boğuculuk yok.
Gerilim var ama teslimiyet yok.
Çatışma var ama çöküş yok.
Bir mavi-altın kompozisyona bakarken neredeyse zihnimden şu geçti:
Burada karanlığın içinden ışık açılıyor.
Bu rastlantı değil.
Çünkü sanatçı bunu zaten açıkça söylüyor:
“İnsanları umutsuzluğa sürüklemek istemiyorum.”
Bu cümle eserlerle örtüşüyor.
Sanatçının sözüyle tuvali birbirini doğruluyor.
Bu güven verici.
Çünkü bazen sanatçılar söyledikleriyle yaptıkları arasında uçurum taşır.
Burada öyle değil.
Bir başka dikkat çekici nokta:
Birsen İğci Saltık yalnızca resim yapmıyor.
Yazıyor da.
Düşünüyor da.
Sanat üzerine ciddi kafa yoruyor.
İşte burada sıradan biyografi çizgisinden çıkıyor.
Tokat’ta doğmuş olması…
Çocuk yaşta ödüller alması…
DYO yarışması…
İşletme eğitimi…
Öğretmenlik…
Bankacılık…
Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar…
Yüksek lisans…
Karma ve kişisel sergiler…
Bunlar özgeçmiş bilgisi.
Asıl mesele başka.
Bu sanatçının zihinsel omurgası ne?
İşte cevap burada.
Makale metinlerine baktığınızda karşılaşacağınız kişi yalnızca ressam değil.
Toplum, kültür, üretim, düşünce ve sanat arasında bağ kurmaya çalışan biri.
İnsanın üretmeden var olamayacağını savunuyor.
Sanatı insanlaşma serüveninin ayrılmaz parçası görüyor.
Mağara duvarlarından bugüne uzanan yaratım zincirine bakıyor.
Sanatçının toplumu aydınlatma sorumluluğuna inanıyor.
Bu yaklaşım kıymetli.
Çünkü günümüzde sanatın içi sistemli biçimde boşaltılıyor.
Dekorasyona indirgeniyor.
Piyasaya teslim ediliyor.
Yatırım enstrümanına dönüştürülüyor.
Burada açık konuşmak gerekir.
Sanatın ekonomik karşılığı olması ayrı meseledir.
Sanatın yalnızca ekonomik değerle ölçülmesi ayrı.
Fark burada.
Bir tablo kaç paraya satıldı sorusu, ne söyledi sorusunun önüne geçtiğinde kültürel çürüme başlar.
Türkiye’nin sanat alanında da bu risk büyüyor.
Bazı galeriler sanat tarihinden çok piyasa refleksiyle hareket ediyor.
Bazı koleksiyon ilişkileri estetikten çok yatırım mantığı taşıyor.
Bu yalnızca bizim sorunumuz değil.
Küresel mesele.
Ancak burada daha kırılgan yaşanıyor.
Çünkü kültür politikalarının kendisi de yeterince güçlü değil.
Atatürk’ün sanat anlayışını düşünün.
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
Bu cümle duvar süsü değil.
Kurucu aklın ifadesi.
Bugün gerçekten buna uygun yaşıyor muyuz?
Bakınca insan tereddüt ediyor.
Sanat derslerinin değersizleştirildiği bir sistem…
Çocukların yaratıcılığının sınav ezberine sıkıştırıldığı düzen…
Estetiğin lüks sanıldığı toplum algısı…
Sonra da yaratıcı birey bekleniyor.
Bu mümkün değil.
Birsen İğci Saltık burada yalnızca sanatçı gibi değil, eğitimci gibi de konuşuyor.
Haklı olarak.
Çünkü yaratıcılık yalnız ressam yetiştirme meselesi değildir.
Bir mimarın estetik gözü…
Bir doktorun inceliği…
Bir mühendisin tasarım zekâsı…
Bir öğretmenin anlatım becerisi…
Hepsi yaratıcı düşünceyle ilgilidir.
Sanatı çocuklardan çekip alırsanız yalnız ressam kaybetmezsiniz.
Toplum kaybeder.
Burada insani bir ayrıntı da vardı.
Konuşmanın bir yerinde eşlerden söz açıldı.
Ben rahmetli eşimden söz ettim.
Kibar bir karşılık verdi.
İnsan bazen sanatçıyı eser sanıyor.
Oysa her eser arkasındaki insan kadar derindir.
Birsen İğci Saltık’ın resimlerindeki kontrollü heyecanın biraz da buradan geldiğini düşündüm.
Sakin görünen ama içi hareketli enerji.
Dinginliğin içinde fırtına.
Şimdi temel soruya dönelim.
Sanat hâlâ ne yapabilir?
Bir insanı kurtarabilir mi?
Bir toplumu değiştirebilir mi?
Bir ülkenin ruhuna dokunabilir mi?
Kesin yanıt vermek kolay değil.
Ancak şunu söylemek mümkün:
Sanat düşünceyi diri tutar.
Vicdanı uyandırır.
İnsanı yalnızca tüketici olmaktan çıkarır.
Birsen İğci Saltık’ın eserlerinde tam da bu çağrı var.
Sessiz ama net.
Gösterişli ama bağırmayan.
Renkli ama hafif olmayan.
Bir ülkenin kültür krizini düşünmeden bu eserlerin önünden geçmek zor.
Çünkü bazı sanatçılar yalnız resim yapmaz.
Ayna tutar.
Bazıları yalnız renk kullanmaz.
Vicdanı görünür kılar.
Bazıları yalnız eser üretmez.
İtiraz üretir.
Tam da bu yüzden şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Renkler gerçekten yalan söylemez.
Yeter ki bakmayı bilelim.












