
BU BİR EMLAK YAZISI DEĞİL.
Bu, devletin önceliklerini sorgulama yazısıdır.
Çünkü bazen bir ülkenin nasıl yönetildiğini bütçe tabloları değil, hangi soruna önce dokunduğu gösterir.
Bugün önümüzde ağır bir tablo var.
Bir tarafta Hazine ve Özelleştirme İdaresi eliyle satışa çıkarılan kamusal varlıklar.
Eski askeri alanlar.
Kışlalar.
Lojmanlar.
Sağlık arazileri.
Değerli kamu arsaları.
İstanbul.
Ankara.
İzmir.
Antalya.
Malatya.
Muş.
Toplam 17 il.
Milyarlarca liralık gelir beklentisi.
Bu satışlar teknik işlem gibi gösterilemez.
Çünkü konuşulan şey sıradan tapu parselleri değildir.
Bu ülkenin ortak malıdır.
Bu halkın ortak payıdır.
Bugün yaşayanların hakkıdır.
Yarın doğacak çocukların da hakkıdır.
Bazıları kent belleğidir.
Bazıları stratejik geçmiş taşır.
Bazıları kamusal hafızadır.
Bazıları bu ülkenin ortak birikimidir.
Bu yüzden toplumun bilme hakkı vardır.
Çünkü sessizce el değiştiren yalnızca taşınmaz değildir.
Kamusal gelecektir.
Diğer tarafta ne var?
İstanbul.
Deprem bekleyen şehir.
Yaklaşık 1.2 milyon bina.
Yüksek riskli yüz binlerce bina.
Milyonlarca insan.
Korkuyla yaşayan aileler.
Soruyu şimdi soralım:
Bir devlet, halkının ortak malını satacak kadar hızlı hareket edebiliyorsa, halkının yaşam hakkını korumakta neden aynı hız görünmüyor?
Kimse meseleyi küçültmesin.
Bu yalnızca arsa satışı değildir.
Bu yalnızca ihale meselesi değildir.
Bu yalnızca gelir üretme tartışması değildir.
Burada konuşulan şey kamusal önceliktir.
Tam da bu yüzden soru serttir:
Bu ortak pay satılırken, ortak güvenlik neden hâlâ bu kadar kırılgan?
Şimdi İstanbul gerçeğine bakalım.
Uzmanların yıllardır alarm verdiği şehir.
Yaklaşık 200 bin yüksek riskli bina.
Bazı analizlerde çok daha geniş hasar senaryoları.
Bu yalnızca teknik veri değildir.
Bu şu demektir:
Bir anne gece çocuklarını yatırırken duvar sesini dinliyor.
Bir yaşlı insan merdiven inerken binaya güvenmiyor.
Bir emekli ömrünün birikimiyle aldığı evde korkuyla yaşıyor.
Bir kiracı “çık” dense nereye gideceğini bilmiyor.
Bir aile depremden önce ekonomik çöküş yaşıyor.
Çünkü korkunun da maliyeti vardır.
Bazıları kolay konuşuyor.
“Dönüşsün.”
“Taşınsın.”
“Yenilensin.”
Bu kadar mı?
Parası olmayan ne yapacak?
Kira fiyatlarını gören ne yapacak?
Yeni konut bedellerini karşılayamayan ne yapacak?
Geçici taşınma maliyetini nasıl ödeyecek?
Çocuk okul değiştirince ne olacak?
İş yeri uzaklaşınca ne olacak?
Yaşlı ebeveyn ne olacak?
Kentsel dönüşüm, yalnızca cüzdanı güçlü olanların güvenliğe ulaşabildiği modele dönüşürse bunun adı dönüşüm olmaz.
Sınıfsal güvenlik sistemi olur.
Bu kabul edilemez.
Çünkü güvenli konutta yaşamak lüks değildir.
Temel yaşam hakkıdır.
İşte asıl kırılma burada.
Devlet bir yanda kaynak yaratıyor.
Diğer yanda vatandaş kaynak bulamıyor.
Devlet taşınmaz satıyor.
Vatandaş taşınamıyor.
Devlet gelir planlıyor.
Vatandaş hayatta kalma hesabı yapıyor.
Bu tabloyu görüp rahatsız olmamak mümkün mü?
Birileri “ekonomi gereği” diyebilir.
Peki.
O zaman ikinci soru gelir:
Bu gelir kimin için?
Bu halk ilk kez bedel ödemiyor.
1999 depreminden sonra bu halka afet gerekçesiyle ek mali yükler getirildi.
Toplumdan yıllarca fedakârlık istendi.
Bugün soru meşrudur:
Bu kadar bedel ödeyen halk, afet güvenliğinin karşılığını neden hâlâ göremiyor?
Bu ülke depremi yalnızca raporlarda yaşamadı.
Hatay hâlâ hafızamızda.
Adıyaman hâlâ hafızamızda.
Malatya hâlâ hafızamızda.
İnsanlar yalnızca ev kaybetmedi.
Düzen kaybetti.
Yakınlarını kaybetti.
Güven duygusunu kaybetti.
Geçici denilen konteynerler uzayan hayata dönüştü.
Bir yıl içinde teslim sözü verilen konutların önemli bölümü hâlâ ortada yokken, halkın ortak malları satış listesine giriyorsa, insanlar elbette sorar:
Halk kime güvenecek?
Bu ülke deprem ülkesidir.
Bu bilgi yeni değil.
Bu uyarı da yeni değil.
Bilim insanları yıllardır konuşuyor.
Raporlar yıllardır yazılıyor.
Uyarılar yıllardır geliyor.
Peki sonuç?
Vatandaş hâlâ riskli binada.
İnsanlar hâlâ “belki bir şey olmaz” psikolojisine mahkûm.
Mahkûm diyorum.
Çünkü çoğu seçim yapmıyor.
Mecbur kalıyor.
Bu kader değil.
Bu ekonomik zorunluluk.
Bu zorunluluğu kader gibi anlatmak sorumluluktan kaçmaktır.
Dünyada başka örnekler var.
Afet riski taşıyan toplumlar kaynağı önleyici güvenliğe yönlendiriyor.
Dar gelirliyi destekliyor.
Geçici taşınma modelleri kuruyor.
Kamusal güvenliği gelir durumuna bırakmıyor.
Çünkü devlet budur.
Vatandaşa “imkânın varsa yaşa” demek devlet refleksi değildir.
Bu terk ediştir.
Şimdi açık konuşalım.
Çözüm de var.
Kaynak yaratılıyorsa şeffaf afet güvenlik fonu kurulmalı.
Kamusal satış gelirlerinin belirli oranı doğrudan riskli yapı dönüşümüne bağlanmalı.
Dar gelirli vatandaş için gerçek destek modeli oluşturulmalı.
Geçici barınma güvence sistemi kurulmalı.
Kentsel dönüşüm müteahhit pazarlığı olmaktan çıkarılmalı.
İlçe bazlı zorunlu risk takvimi açıklanmalı.
Vatandaş hangi riskte yaşadığını açık biçimde görebilmeli.
Çünkü korku soyut bırakıldıkça yönetilemez.
Bir ülkede halk korkuyla uyurken…
Ortak mallar satış listesine giriyorsa…
Deprem yıllardır kapıyı çalarken…
İnsanlar “param yok” diye riskli binada kalıyorsa…
Burada mesele yalnızca ekonomi değildir.
Yönetim tercihidir.
Çünkü tercih görünür.
Neye hızla karar verdiğinizden anlaşılır.
Neyi beklettiğinizden anlaşılır.
Neyi ötelediğinizden anlaşılır.
Neyi öncelediğinizden anlaşılır.
Toprak satılabilir.
Bütçe üretilebilir.
Kaynak yaratılabilir.
Ama tek bir şey tartışılamaz:
İnsan hayatının beklemeye alınması.
Bugün riskli binada uyuyan insanlara “sabret” deniyorsa…
Yarın deprem olduğunda “üzgünüz” demenin hiçbir ahlaki ağırlığı kalmaz.
Çünkü bazı felaketler doğa olayıdır.
Bazıları ihmaldir.
Bazıları gecikmiş karardır.
Bazıları göz göre göre gelir.
Bugün korkuyla uyuyan insanlar varsa…
Bu yalnızca deprem tehdidi değildir.
Kamusal öncelik krizidir.
Çünkü mesele artık deprem değil.
Mesele, kimin korunmaya değer görüldüğüdür.
Toprak satılıyor.
Deprem kapıda.
Vatandaş parasız.
Evler riskli.
İnsanlar hâlâ konteynerlerde.
Şimdi gerçekten soralım:
Halk nereye gidecek?













