
BİR ÜLKENİN YAŞAM ZİNCİRİ NEDEN ALARM VERİYOR?
Bugün takvim iki ayrı başlık gösteriyor.
Biri çiftçiyi.
Biri eczacıyı.
İlk bakışta birbirinden uzak iki dünya.
Biri toprağın başında.
Biri reçetenin.
Biri tohumu düşünür.
Biri ilacı.
Gerçekten ayrı mı?
Bir düşünelim.
Toprak üretmezse ne olur?
Sofra eksilir.
Beslenme bozulur.
Sağlık etkilenir.
İlaç ihtiyacı büyür.
Peki ilaca erişim de zorlaşırsa?
İşte tam burada mesele iki ayrı meslek başlığı olmaktan çıkar.
Bir ülkenin yaşam zincirine dönüşür.
Çünkü bazı meslekler yalnızca iş değildir.
Kamusal dayanıklılığın omurgasıdır.
Biri ekmeği tutar.
Biri yaşamı.
Peki bugün o iki omurga neden aynı anda alarm veriyor?
BİR SORU: TARIM ÜLKESİ DENİLEN TÜRKİYE NEDEN BU NOKTADA?
Yıllarca aynı cümleyi duyduk.
Bereketli topraklar.
Dört mevsim.
Kendi kendine yeten ülke.
Bugün tabloya bakalım.
Türkiye’de son yirmi yılda yaklaşık 23 milyon dönüm tarım arazisi kaybedildi.
Bu yalnızca istatistik değildir.
Bu, ekilmeyen toprak demektir.
Bu, boş kalan köy demektir.
Bu, üretimden çekilen insan demektir.
TÜİK’in 2025 bitkisel üretim tahminleri de alarm veriyor.
Toplam bitkisel üretimde düşüş bekleniyor.
Tahıl ve bitkisel ürünlerde düşüş.
Meyve üretiminde sert gerileme.
Bakliyatta baskı.
Peki soru şu:
Tarım ülkesi denilen Türkiye neden mercimeği konuşurken ithalatı da konuşuyor?
Neden yem hammaddesinde dışa bağımlılık var?
Neden et ithalatı gündem oluyor?
Neden üretici toprağa küsüyor?
CEVAP MI? BUYURALIM.
Mazot pahalı.
Gübre pahalı.
Elektrik pahalı.
Sulama maliyetli.
Tohum pahalı.
Tarım ilacı pahalı.
Kredi pahalı.
Belirsizlik pahalı.
Bir çiftçi sabah traktöre umutla değil, hesap makinesiyle çıkıyorsa…
orada alarm vardır.
Vatandaş markette yüksek fiyat görüyor.
Çiftçi düşük gelir görüyor.
Peki aradaki fark nereye gidiyor?
İşte asıl soru budur.
Daha sertini soralım:
Bu düzen çiftçiyi üretimden uzaklaştırıyorsa, bunu yalnızca ekonomik dalgalanma diye mi okuyacağız?
Hayır.
Bu yapısal meseledir.
Bu tercih meselesidir.
Bu planlama meselesidir.
Gençlerin toprağa dönmemesi tesadüf değildir.
Çünkü genç insan yalnız romantizmle tarım yapmaz.
Gelecek ister.
Öngörü ister.
Kazanç ister.
Güvence ister.
HİKÂYE TARLADA BİTMİYOR.
Çünkü sofraya gelen insan yaşar.
Yaşayan insan hastalanır.
İşte zincirin ikinci halkası orada başlar.
Eczane kapısında.
BİR BAŞKA SORU: ECZACILAR NEDEN BU KADAR SES YÜKSELTİYOR?
Çünkü eczacı yalnızca ilaç veren kişi değildir.
Sağlık sisteminin en erişilebilir kapısıdır.
Hastane randevusu bulunmaz.
Vatandaş eczacıya gider.
Reçete anlaşılmaz.
Eczacı anlatır.
Yan etki sorulur.
Eczacı cevaplar.
Gece ilaç gerekir.
Nöbetçi eczane aranır.
Bu tablo ticari dükkân tablosu değildir.
Kamusal sağlık zinciridir.
Türkiye’de binlerce eczane bu sistemin sessiz yükünü taşıyor.
Peki neden alarm veriliyor?
İlaç fiyat politikası baskısı.
Kur baskısı.
Stok maliyet baskısı.
Kârlılık baskısı.
Bazı ilaçlarda erişim baskısı.
Yeni mezun bir eczacının ayakta kalma zorluğu.
Birçok eczacı artık mesleğini değil, ayakta kalmayı hesaplıyor.
Soru açık:
Sağlık zincirinin en erişilebilir halkası neden ayakta kalma mücadelesi veriyor?
ORTAK CÜMLEYİ DUYUYOR MUSUNUZ?
Çiftçi diyor:
“Üretiyorum ama karşılığını alamıyorum.”
Eczacı diyor:
“Hizmet veriyorum ama sürdüremiyorum.”
İki farklı meslek.
Tek cümle.
Bu tesadüf değildir.
Bu tablo kader değildir.
Bu tablo yalnızca doğanın sonucu değildir.
Elbette kuraklık etkiler.
Elbette küresel piyasa baskısı etkiler.
Sürdürülebilir sistem kurmak devlet refleksidir.
Tarımı günübirlik kararla yönetemezsiniz.
Sağlık zincirini pansumanla taşıyamazsınız.
Çünkü biri sofrayı tutar.
Diğeri yaşamı.
Bu iki alanda kırılganlık lüks değildir.
PEKİ ÇARE NE?
Tarımda:
Stratejik üretim planlaması.
Küçük üreticiyi gerçek koruma.
Mazot, enerji, gübre yükünü hafifleten sürdürülebilir model.
Genç çiftçiyi yeniden toprağa çekecek teşvik.
Su yönetimi.
Kooperatif aklının güçlendirilmesi.
İthalata bağımlılığı azaltan üretim refleksi.
Eczacılıkta:
Gerçekçi ilaç fiyat politikası.
Kur baskısını yöneten sistem.
Küçük eczaneleri koruyan model.
İlaç erişim güvenliği.
Yeni kuşak eczacılar için sürdürülebilir giriş zemini.
Çünkü sağlık sisteminin kapısı kapanırsa, bedelini toplum öder.
Bir ülke çiftçisini zayıflatırsa…
Önce toprağı sessizleşir.
Sonra üretimi azalır.
Sonra mutfağı daralır.
Bir ülke eczacısını yalnız bırakırsa…
Şifa zinciri yorulur.
Erişim zorlaşır.
Kaygı büyür.
Sonra ne olur biliyor musunuz?
Ekmeği dışarıda ararsınız.
İlacı dışarıda ararsınız.
Kriz geldiğinde slogan yenmez.
Bağımsızlığı dışarıdan sipariş edemezsiniz.
Açlık sessiz gelir.
İlaçsızlık da.
İkisi kapıya dayandığında konuşmak geç kalmaktır.
İşte asıl mesele budur.













