
İKİNCİ PERDE Başlıyor
Sonraki durak Don Giovanni.
Bu kez sahnede yalnız Mozart yoktu.
Bir veda da vardı.
Tuncer Tercan.

Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin solist bariton sanatçısı.
Yıllarını bu sahneye vermiş bir isim.
Bazı sesler yalnız duyulmaz.
Hafızaya yerleşir.
Bu gece yalnız bir temsil değildi.
Bir kapanıştı.
Bir resmî emeklilik vedasıydı.
Plaket verildi.
Alkış yükseldi.
Salon ayağa kalktı.
Perde kapandı.
Alkış kıymetlidir. Ama bazı vedalar alkıştan fazlasını hak eder.

Bu yazı “kim gelmedi” yazısı değildir.
Kişi hedef alan bir metin hiç değildir.
İktidar ya da muhalefet üzerinden isim saymak gibi bir kolaycılığa sığınmam.
Benim meselem kişiler değil. Benim meselem kültürel sahiplenme refleksi.
Çünkü soru şudur:
Bu ölçekte kültürel anlarda görünür sahiplenme neden hissedilmiyor?
Alkış önemlidir.
Ama yeterli değildir.
Sahiplenme başka bir şeydir.
Son durak Ankara Resim ve Heykel Müzesi.
Orası da sıradan bir bina değildir.
Arif Hikmet Koyunoğlu imzasını taşıyan, Türk Ocakları Genel Merkezi olarak inşa edilmiş, Cumhuriyet’in kültürel hafızasını taşıyan en önemli yapılardan biridir.
Bu duvarlar yalnız sanat sergilemedi.
Bir zihniyet taşıdı.
Bir kültür fikri taşıdı.
Bir Cumhuriyet estetiği taşıdı.
Önünden geçen herkes bunun farkında mı?
Doğrusu emin değilim.
Tam da bu yüzden yazıyorum.
Tarih anlatmak için değil.
Hatırlatmak için.
Çünkü toplumlar yalnız sanatçılarını değil, sanat mekânlarını da kaybedebilir.
Bu daha tehlikelidir.
Anneler Günü’nde sahnede Leyla Gencer’in mirası vardı.

Esra Çetiner.
Asude Karayavuz.
Piyanoda Zeynep Ülbegi.
Belcanto’nun kalbi yeniden atıyordu.
Ama burada özellikle bir ayrıntı var.
Asude Karayavuz için Leyla Gencer yalnız kitaplardan öğrenilmiş bir efsane değildir.
Onu görmüş, onun sanat nefesini tanımış yaşayan son öğrencidir.
Bu ayrıntı küçük değildir.
Çünkü sanat yalnız teknik değildir.
Aktarımdır.
Temastır.
Nefestir.
Kuşaktan kuşağa geçen görünmez bir emanettir.
Karşımızda yalnız bir anma gecesi yoktu.
Bir kültürel devamlılık vardı.
Şimdi gelelim asıl meseleye.
Üç gün.
Üç sahne.
Üç ayrı büyük sanat olayı.
Ortak gerçek şuydu:
Sanat bu ülkede hâlâ ayakta. Ama çoğu zaman sanatçının omzunda ayakta.

İşte sorun burada.
Sanat kurumların omzunda olmalı.
Kamusal iradenin omzunda olmalı.
Toplumun ortak vicdanında olmalı.
Bu tarihî yapılar korunmalıdır.
Bu ruh yaşatılmalıdır.
Sanat erişilebilir olmalıdır.
Genç kuşak bu salonlara çekilmelidir.
Kültürel görünürlük güçlenmelidir.
Sanat yalnız sanatçının kişisel direnciyle yaşayamaz.
Bu bir kültür politikası meselesidir.
Bu bir medeniyet meselesidir.
Bu bir gelecek meselesidir.
Çünkü bir ülke sanatı her zaman yasaklayarak öldürmez.
Daha sessiz yollar vardır.
Yalnız bırakırsınız.
Görmezsiniz.
Sahip çıkmazsınız.
Sessizleşmesini beklersiniz.
Sonra bir gün perde kapanır.
Şaşırırsınız.
Ben şaşırmam.
Çünkü sanat öldüğünde önce sahne susmaz.
Toplum susar.












