
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
Mustafa Kemal Atatürk
Bazı sözler zaman geçtikçe eskimez.
Bazıları yıllar içinde daha da ağırlaşır.
Çünkü yalnız bir cümle olmaktan çıkar.
Bir ölçüye dönüşür.
Bir vicdan testine dönüşür.
Son üç gün içinde üç ayrı sahnede otururken aklımdan geçen tam da buydu:
Bu ülke sanatı gerçekten hayat damarlarından biri olarak mı görüyor?
Yoksa yalnız alkışlanacak bir gösteri olarak mı?

Bu bir etkinlik yazısı değil.
Bu, üç gün boyunca üç ayrı sahnede karşıma çıkan aynı gerçeğin kaydıdır.
“Gittim, izledim, beğendim” kolaycılığı hiç değildir.
Bu yazı, bir ülkenin kültürle kurduğu ilişkinin aynaya tutulmuş hâlidir.
Çünkü bazen insan bir oyundan çıkmaz.
Bir muhasebenin içinden çıkar.
Birinde Puccini vardı.
Birinde Mozart.
Birinde Leyla Gencer’in izi.
Üç ayrı sahne.
Üç ayrı estetik dünya.
Üç ayrı duygu.
Ama aynı gerçek.
Çünkü sahneler değişti.
Duygular değişti.
Biçimler değişti.
Salondaki manzara pek değişmedi.
Neredeyse aynı yüzler.
Aynı sadık izleyiciler.
Aynı bilet kovalayanlar.
Aynı yetişmeye çalışanlar.
Aynı sanatsever çekirdek.
İnsan burada ister istemez soruyor:
Bu yük neden hep aynı insanların omzunda?
Sanat bu ülkede yaşıyor.
Ama çoğu zaman ona rağmen yaşıyor.
İyi sanat rahatsız eder.
İyi sanat soru sordurur.
İyi sanat insanı yerinden oynatır.
Don Giovanni yalnız bir opera değildir.
Arzu, güç, hesaplaşma ve ceza hikâyesidir.
La Bohème yalnız bir aşk hikâyesi değildir.

Yoksulluğun, gençliğin, kaybın ve kırılgan hayatların yankısıdır.
Leyla Gencer yalnız bir soprano değildir.
Cumhuriyet’in dünya sahnesine çıkmış kültürel hafızasıdır.
İlk durak La Bohème.
Puccini’nin bu yapıtı kolay işlerden biri değildir.
Büyük prodüksiyon ister.
Kalabalık kadro ister.
Sahne matematiği ister.
Müzikal disiplin ister.
Dayanıklılık ister.
Duygu ister.
Çocuk korosundan dramatik akışa kadar ciddi koordinasyon gerektirir.
Bu yükü Artun Hoinic omuzladı.

Burada küçük değil, önemli bir parantez gerekir.
Bazı insanlar yalnız meslek seçmez.
Bazıları bir emaneti devralır.
Artun Hoinic böyle bir isimdir.
Babası Bujor Hoinic, Türkiye’de opera ve klasik müzik tarihinde iz bırakmış bir maestro.
Annesi Ayşe Hoinic, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin emektar isimlerinden.
Karşımızda yalnız bir sanatçı değil, kuşaktan kuşağa taşınan bir sanat hafızası vardır.
Bazı aileler servet bırakmaz.
Sanat geleneği bırakır.
La Bohème’i izlerken yalnız Puccini’yi görmedim.
Bir kültürel devamlılığı da gördüm.
Bir bayrak devrini de gördüm.
Bir sanat disiplininin ev içinde nasıl nefes aldığını da gördüm.
Bu noktada mekândan söz etmemek eksiklik olur.
Çünkü sanat yalnız sahnede yaşanmaz.
Mekânda da yaşar.
Bugün Ankara Devlet Opera ve Balesi olarak bildiğimiz yapı, sıradan bir bina değildir.
1930’ların başında Cumhuriyet’in modernleşme iradesiyle önce Sergievi olarak doğmuş, sonrasında Paul Bonatz dokunuşuyla opera binasına dönüşmüş bir kültür hafızasıdır.
Başka bir ifadeyle bu yapı taş değildir.
Bir fikirdir.
Bir iddiadır.
Bir medeniyet cümlesidir.
O tarihi yapının içinde kulağıma bu binanın geçmişine dair bir soru çalındı.
Tam da mesele buydu.
Bir yapının içine girip etkilenmek başka şeydir.
Hangi tarihin içine girdiğini bilmek başka.
Hafıza kaybı sessiz başlar.
Fark edildiğinde çoğu zaman geç kalınmıştır.
Salonlarda yine aynı insanlar vardı.
Sanatı gerçekten sevenler.
Programları ezbere bilenler.
Günler öncesinden bilet arayanlar.
Çünkü bu etkinliklere ulaşmak zaten her zaman kolay değil.
Opera gerçekten herkes için erişilebilir mi?
Bu soru da ortada duruyor.
Ama tüm zorluğa rağmen gelen insanlar var.
Demek ki mesele ilgi eksikliği değil.
Mesele sahiplenme eksikliği.
Sanata yaklaşım her zaman yüksek sesle ilan edilmez.
Bazen hangi alanların görünür kılındığına, hangilerinin sessizce kendi kaderine bırakıldığına bakmak yeterlidir.
GÖRÜNÜR KÜLTÜREL SAHİPLENME NEDEN BU KADAR ZAYIF?
İKİNCİ PERDE YARIN AÇILIYOR.
Devam edecek…













