
Lale Devri geri mi döndü?
“Gerçek soruların suç sayıldığı bir ülkede gerçeklerin kendisi de suçlu ilan edilir.”
Türkiye’de siyaset bugün iki ayrı sahnede oynanıyor.
Bir sahnede ihtişam var.
Diğer sahnede soruşturma dosyaları.
Bir tarafta zengin sofralar kuruluyor.
Diğer tarafta belediye başkanları gözaltına alınıyor.
İlk bakışta bu iki tablo birbirinden tamamen farklı gibi görünür.
Gerçekte aynı sorunun iki yüzüdür bunlar.
Siyasetin ahlaki zeminini kaybetmesi.
Meclis’te verilen bir iftar yemeğinin menüsü tartışma yarattı.
Menü gerçekten zengindi:
- Lebeniye çorbası
- Karamelize soğanlı avokado favalı enginar
- İçli köfte ve sebzeli çıtır börek
- Çilekli file bademli narlı yeşil salata
- Keşkek yatağında dana antrikot
- Fındıklı narlı güllaç
- Zencefilli sumak şerbeti
Bu menü eleştirildi.
Cevap ise şu oldu:
“Akşama peynir ekmek yiyelim, hiç fark etmez.”
Türkiye’de milyonlarca insan gerçekten peynir ekmek bulmakta zorlanıyor.
Emekli maaşları açlık sınırının altında.
Çalışan milyonlar ayın sonunu getiremiyor.
İnsanlar pazarda domatesi tane hesabıyla alıyor.
Böyle bir ülkede devletin en üst siyasal kurumunda kuş sütü eksik sofralar kurmak hangi kitapta yazar?
Bir tarafta ağız sulandıran menüler var.
Diğer tarafta okullarında el yıkayacak sabun bulunamayan çocuklar.
Bu manzara ister istemez tarihten bir dönemi hatırlatıyor.
Lale Devri.
Sarayın ihtişamı ile halkın yoksulluğu arasındaki mesafe büyüdüğünde tarih genellikle aynı cümleyi yazar:
Çürüme başlamıştır.
Bir zamanlar şu dizeler yazılmıştı:
“Öyle zengin bir sofradır ki yaşam;
Acılardan sonra tatlıları beklemeli insan…”
Bugün ise bu ülkede milyonlar için tatlıyı bekleyecek hâl kalmadı.
Bu tablo ister istemez Tevfik Fikret’in o meşhur dizelerini hatırlatır:
“Yiyin efendiler yiyin;
Bu han-ı iştihâ sizin…”
İslam’ı siyasetin merkezine yerleştiren bir iktidarın ise bir hadisi unutmaması gerekir:
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
Bu söz yalnızca bireylere değil, iktidar sahiplerine de söylenmiştir.
Ramazan’da bir lokma yemek orucu bozar.
Bir milletin hakkını yemek ise hangi vicdanı bozmaz?
Türkiye’de siyasetin diğer sahnesinde ise bambaşka bir tartışma yaşanıyor.
Bir belediye başkanı hakkında irtikap ve rüşvet soruşturması yürütülüyor.
İddialar ciddidir.
Suç varsa ortaya çıkarılmalıdır.
Hiçbir makam hukukun dışında değildir.
Hiçbir siyasi kimlik dokunulmaz değildir.
Suçlu kim olursa olsun hesap vermelidir.
Gazetecinin görevi bir kişinin yanında durmak değildir.
Gazetecinin görevi soruları sormaktır.
Türkiye’de bugün başka bir sorun daha büyüyor.
Gazeteciler artık bu soruları rahatça soramıyor.
Bir gazeteci şu soruları sorduğunda ne olur?
Türkiye gerçekten bu kadar zenginse halk neden bu sofralara uzaktan bakıyor?
Ekonomi bu kadar güçlü ise neden emeklilerin bayram ikramiyesine zam yapılamayacağı açıklanıyor?
Ekonomi uçuyorsa neden akaryakıta, elektriğe, gıdaya ardı ardına zam geliyor?
Türkiye gerçekten refah içindeyse neden milyonlar peynir ve ekmek hesabı yapıyor?
Bu soruları sormak gazeteciyi suçlu mu yapar?
Gazetecilik suç değildir.
Gazetecilik kamunun vicdanını dile getirmektir.
Sorular susturulduğunda gerçekler de konuşulamaz hale gelir.
Gerçeklerin konuşulmadığı yerde ise iki şey büyür:
Gösteriş
Sessizlik
Gösteriş iktidarın etrafında büyür.
Sessizlik toplumun üzerine çöker.
Demokrasi tam o noktada zayıflamaya başlar.
Türkiye’de bugün iki ayrı tablo yan yana duruyor.
Bir tarafta Lale Devri sofraları.
Diğer tarafta soruşturma dosyaları.
Bir tarafta ihtişam.
Diğer tarafta suç iddiaları.
Bu iki tablo aslında tek bir gerçeği anlatıyor.
Siyaset ahlaki zeminini kaybettiğinde iki şey ortaya çıkar:
Gösteriş
Şüphe
Gösteriş iktidarın etrafında büyür.
Şüphe muhalefetin etrafında dolaşır.
Sonunda kaybeden tek bir taraf olur.
Toplum
Cumhuriyet böyle bir düzen kurmak için kurulmadı.
Cumhuriyet, koltukların ve sofraların büyüdüğü bir sistem değildir.
Cumhuriyet, millete karşı sorumluluğun ağır bastığı bir yönetim anlayışıdır.
Siyaset ihtişamla kirlenirse yozlaşma başlar.
Siyaset şüpheyle kirlenirse güven çöker.
İkisi aynı anda yaşandığında tarih tek bir hüküm yazar:
Siyaset çürümüştür.
Gerçek soruların suç sayıldığı bir ülkede ise yalnızca gazeteciler değil…
Gerçeklerin kendisi de suçlu ilan edilir.
Bir ülkede gerçekler suçlu ilan edilmeye başlanmışsa, sorun artık gazeteciler değildir.
Sorun, gerçeğin kendisinden korkan bir siyasal düzenin ortaya çıkmış olmasıdır.
Gerçeklerden korkan iktidarlar soruları susturur.
Sorular susturulduğunda ise tarih konuşmaya başlar.
Cumhuriyet, sorulardan korkanların değil; gerçeği söyleme cesareti olanların eseridir.













