Meral, evin en yüksek rafında duran cam kavanozu kimseye söylemeden her sabah indirirdi.
Kavanozun içinde bir şey yoktu. Ne reçel, ne para, ne saklanan bir mektup. Boştu. Ama Meral için boşluk, başkalarının sandığı kadar değersiz değildi.
Gençliğinde çok konuşmuştu Meral. Fikirlerini, hayallerini, öfkesini. Sonra bir gün fark etti ki söyledikleri değil, sustukları daha uzun yaşıyor. O günden sonra cümlelerini azaltmaya başladı. İnsanlar onu “sakin” sandı. Oysa o sadece seçiyordu.
Kavanozu her sabah indirip kapağını açardı. İçine bir kelime bırakır gibi yapardı. Görünmeyen bir kelime. Bazen “hayır”. Bazen “yeter”. Bazen de kimsenin bilmediği bir isim.
Sonra kapağını kapatır, tekrar rafa koyardı.
Bir gün kızı, “Anne, neden o kavanozu hiç atmıyorsun?” diye sordu.
Meral gülümsedi.
“Çünkü boş değil,” dedi.
“İçinde biriktirdiklerim var.”
Kızı içini görmek için uzandı. Şeffaftı, tertemizdi. Hiçbir şey yoktu.
Meral o an anladı:
Bir kadının içini herkes görebilir,
ama herkes anlayamaz.
Akşam olduğunda kavanozu yine indirdi.
Bu kez içine bir cümle bıraktı:
“Ben hâlâ buradayım.”
Ve ilk kez kapağını biraz gevşek kapattı.













