
Bir Gericileşme Rejiminin İddianamesi ve Soru Önergesi
Türkiye’de kadın cinayetleri yalnızca bir güvenlik meselesi değildir.
Bu, bir toplumun medeniyetten geriye kaymasının, bir Cumhuriyetin kadın devriminden sessizce vazgeçişinin kanlı bilançosudur.
Her gün bir kadın öldürülüyorsa bu kader değildir; siyasal tercihtir.
Her yıl yüzlerce kadın korunamıyorsa bu ihmal değildir; kurumsal terk ediştir.
Bugün İran’dan kadınlar özgürlük için can pahasına kaçarken, Afganistan’da Taliban rejimi kız çocuklarını karanlığa gömerken, Türkiye’de kız çocuklarının ve kadınların cesareti sistematik biçimde kırılıyor.
Bu yazı bir ağıt değildir.
Bu yazı, Cumhuriyet’in kadın kazanımlarının nasıl geriletildiğine dair tarihsel bir iddianamedir.
…ve aynı zamanda Meclis’e yöneltilmiş sert bir soru önergesidir.
Çünkü bu ülkede kadınları yalnızca katiller öldürmüyor:
- Onları korumaktan vazgeçen devlet,
- Kadını ikinci plana iten muhafazakâr aile ideolojisi,
- Laik ve bilimsel müfredata saldıran gerici eğitim politikaları,
- Reyting uğruna şiddeti sıradanlaştıran medya,
- Cezasızlığı kural hâline getiren yargı,
- Ve “aile dağılmasın” diyerek susan toplum bu düzenin müşterek failidir.
SORU 1 — BU BİR ŞİDDET SALGINI MI, YOKSA BİR REJİM DEĞİŞİMİ Mİ?
Son 10 yılda 3 binden fazla kadın öldürüldü; on binlercesi ise ağır şiddete maruz kaldı.
Bu, yalnızca kriminal bir tablo değildir; siyasal bir çöküştür.
Bu şu demektir:
- Her ay 25–35 kadın,
- Her hafta 6–8 kadın,
- Neredeyse her gün en az bir kadın ya şiddete uğruyor ya da öldürülüyor.
Bir ülkede bu düzeyde ölüm varsa, mesele “bireysel suç” değildir.
Mesele, kadını eşit yurttaş görmekten vazgeçmiş bir yönetim zihniyetidir.
Soru nettir:
Bir günde bir kadın öldürülürken bu hâl hâlâ “toplumsal sorun” diye geçiştirilebilir mi?
Yoksa bu, bir rejimin ahlaki iflası mıdır?
SORU 2 — DEVLET KİMİ KORUDU, KİMİ TERK ETTİ?
Öldürülen kadınların büyük bölümü daha önce:
- Karakola gitti,
- Savcılığa başvurdu,
- Uzaklaştırma istedi,
- Koruma talep etti.
Ama korunmadılar.
Bu tesadüf değildir.
Bu, devletin kadınların yaşam hakkını bilinçli biçimde ikincilleştirmesidir.
Soru şudur:
Devlet neden şiddet uygulayan erkekleri değil, şiddete uğrayan kadınları “aileye dönmeye” zorladı?
Bu, güvenlik zaafı değil; Anayasa’yı askıya alan bir ihmaldir.
SORU 3 — KUTSALLAŞTIRILAN “AİLE” KİMİN AİLESİ?
Türkiye’de “aile” söylemi giderek kadını korumuyor; erkeğin iktidarını tahkim ediyor.
Bu modelde:
- Kadın susar,
- Erkek öfkelenir,
- Boşanma ayıptır,
- Şiddet “aile içi mesele”dir.
Binlerce kadın için ev artık yuva değil — kafestir.
Soruyorum:
Kendisini korumayan, hatta onu tehlikeye atan bir aile modeli gerçekten “kutsal” sayılabilir mi?
Bir aile modeli kadınları öldürüyorsa, bu artık “gelenek” değil, bir suç düzenidir.
Şunu açıkça yazıyorum:
Bugün Türkiye’de kutsallaştırılan aile modeli, kadınları yaşatmıyor; onları öldürüyor.
SORU 4 — İSTANBUL SÖZLEŞMESİNDEN ÇEKİLMEK KİMİ KORUDU?
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek sebep değil, sonuçtur.
Asıl sebep şudur:
Kadını eşit yurttaş değil, itaat etmesi gereken varlık gören zihniyet.
Bu zihniyet bugün kendini şu şekilde gösteriyor:
- Laik ve bilimsel müfredatın sistematik zayıflatılması,
- Dine dayalı söylemin eğitime hâkim kılınması,
- Kimi okullarda kız–erkek ayrımının fiilen uygulanması,
- Kız çocuklarının kamusal alandan sessizce geri itilmesi.
Soruyorum:
Kadınları koruyan bir uluslararası sözleşmeden çekilmek, gerçekten “aileyi korumak” mıdır; yoksa kadınları korumasız bırakmanın resmî adı mıdır?
Bu bir eğitim politikası değil; kadınların geleceğini kesme projesidir.
SORU 5 — ATATÜRK’ÜN KADIN DEVRİMİ NEREDE?
Mustafa Kemal Atatürk bu ülkeyi kurarken şunu söyledi:
“Dünyada her şey kadının eseridir.”
Cumhuriyet kadınları üniversiteye, mesleğe, siyasete ve hayata taşıdı.
Bugün ise:
- Kız çocukları geri plana itiliyor,
- Karma eğitim fiilen tartışmaya açılıyor,
- Bilimsel müfredat zayıflatılıyor,
- Kadın emeği görünmez kılınıyor.
Soru açık:
Atatürk’ün yücelttiği kız çocuklarının önü neden kesiliyor?
Bu, yalnızca eğitim sorunu değil;
Cumhuriyetin kadın devrimine karşı sistematik bir gerilemedir.
SORU 6 — İRAN VE AFGANİSTAN BİZE NE SÖYLÜYOR?
Bugün İran’dan kadınlar özgürlük için kaçıyor.
Afganistan’da Taliban kız çocuklarını okulsuz bırakıyor.
Türkiye tam bu noktada nereye gidiyor?
Bir yanda kadınlar özgürlük ararken, diğer yanda Türkiye’de kadınların kamusal varlığı sessizce daraltılıyor.
Soru şudur:
Biz medeniyete yürürken mi durduk, yoksa bilinçli biçimde geriye mi sürülüyoruz?
SORU 7 — GÖRÜNEN CİNAYETLERİN ÖTESİNDEKİ KARANLIK
Evet, sembolleşmiş vakaları gördük:
- Medine Memi — canlı canlı toprağa gömüldü.
- Zümrüt Er — dördüncü kattan atıldı, sonra vuruldu.
- Özgecan Aslan — bıçaklandı, elleri kesildi, yakıldı.
- Münevver Karabulut — testereyle parçalandı.
Ama asıl karanlık görünmeyendedir.
ROJİN DOSYASI
Rojin’in cansız bedeni baraj gölünde bulundu.
Tırnaklarında erkek DNA’sı saptandı; tırnaklarında hasar vardı.
Bu tablo “kaza” anlatısını çökertmektedir.
Soru:
Bu kadar ciddi bulgu varken devlet neden tam şeffaf değildir?
Neden gecikme, neden suskunluk, neden çelişki?
Bir genç kadının ölümünde bile gerçek saklanıyorsa, hangi kadının hayatı gerçekten güvence altındadır?
ŞİLE DOSYASI — NURİYE DİLMAÇ
Baba-oğul tarafından öldürüldüğü iddiasıyla gömüldüğü söylenen Nuriye Dilmaç dosyası hâlâ tatmin edici biçimde açıklanmadı.
Üstelik bu dosya istisna değil; buzdağının görünen yüzüdür.
Resmî kayıtlara “faili meçhul”, “intihar” ya da “aile içi mesele” diye geçen; soruşturması aylarca sürüncemede kalan; delilleri kaybolan, dosyası kapatılan sayısız kadın cinayeti vardır.
Bu ülkede küçücük Melike’nin katili babası çıktı.
Atlas Çağlayan öldürüldü, annesi ölümle tehdit edildi.
Narin cinayetinde neredeyse bütün ailenin parmağı olduğu anlaşıldı.
Yani mesele yalnızca kadın cinayetleri değil; çocuğun da, annenin de, kızın da aynı şiddet düzeninde hedef hâline gelmesidir.
Son on yılda 3 binden fazla kadın öldürülürken, binlerce dosya ya karanlıkta bırakıldı ya da gerçek faillerine ulaşmadan kapatıldı.
O hâlde soruyorum: Bu ülkede kadınları kim öldürüyor — yalnızca katiller mi, yoksa gerçeği örten düzen mi?
KONUŞAMAYAN KIZ ÇOCUKLARI
Binlerce kız çocuğu:
- Aile baskısı,
- Utanç kültürü,
- Yargı korkusu nedeniyle istismarı bildiremiyor.
Bu çocuklar istatistiklerde yok;
ama gerçekte varlar — ve korunmuyorlar.
Soruyorum:
Devlet görmediği çocukları koruyabilir mi?
Devlet gerçeği saklıyorsa, kadınların güvenliği kime emanet?
SORU 8 — KAĞITTAKİ PLAN, SOKAKTAKİ ÖLÜM
2025/19 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi’nde şöyle deniyor:
“Kadına yönelik şiddetin önlenmesi insan haklarının korunmasının temel gereğidir…
Kurumsal kapasite güçlendirilecek…
İzleme süreçleri sistematik hale getirilecek…
Şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanacak…”
Ne var ki sahadaki gerçeklik bambaşka:
- Kadınlar şikâyet ediyor — korunmuyor.
- Uzaklaştırma kararları uygulanmıyor.
- Katiller indirime kavuşuyor.
- Kız çocukları aile içinde istismara uğruyor.
- Dosyalar sürüncemede bırakılıyor.
Sorguluyorum:
Bir tarafta “ulusal eylem planları” varken, diğer tarafta her gün bir kadın ölüyorsa; sorun planın varlığı mı, yoksa uygulanmaması mıdır?
Kağıt üzerindeki koruma, sokaktaki şiddeti durdurmuyorsa; bu artık bir plan değil, bir aklama metnidir.
SORU 9 — MEDYA ŞİDDETİ NORMALLEŞTİRİYOR MU?
Televizyonlardaki sözde “kadın programları”:
- Kadını güçlendirmiyor; teşhir ediyor.
- Hakareti eğlenceye çeviriyor.
- Aşağılamayı reyting yapıyor.
Diziler ise şiddeti aşk diye sunuyor.
Bu ekranlar, şiddetin okuludur.
Soruyorum:
Şiddeti üreten ve meşrulaştıran bir medya düzeni varken, kadınları gerçekten kim koruyacak?
Kadınların güvenliği sokakta yoksa, evde varmış gibi davranmanın anlamı nedir?
SORU 10 — ŞİDDET SADECE EVDE Mİ?
Hayır.
Bugün kadına yönelik şiddet her yerde:
- İşyerinde mobbing,
- Trafikte tehdit,
- Sokakta taciz,
- Sosyal medyada linç…
Türkiye’de kadın olmak,
sürekli tetikte yaşamak demektir.
Sorum şudur: Kadınların güvenliği sokakta yoksa, evde varmış gibi davranmanın anlamı nedir?
Bu ülkede kadınları öldüren yalnızca katiller değildir.
Onları korumayan devlet, kadını ikincilleştiren eğitim politikaları, vahşeti sıradanlaştıran medya ve susan toplum da bu cinayetlerin failidir.
…ve son cümlem şudur:
Bir ülkede her gün bir kadın öldürülüyorsa, sorun yalnızca suç değil — rejimdir.










