
Türkiye bugün bir seçim atmosferinin değil, bir yönetim biçiminin tükenişinin içindedir.
Sorun, iktidarın hata yapması değildir.
Asıl sorun, hataların sistemleşmiş ve kalıcı hâle gelmiş olmasıdır.
…ve bu noktada artık şu gerçeği konuşmak zorundayız:
Türkiye, tek kişinin iradesine bağlanmış, denetimsiz bir yönetim modeliyle; hukukta, ekonomide, eğitimde ve toplumsal barışta ağır bir bedel ödemektedir.
SÖYLEM TESTİ: “DOĞRU”YA YAKIN OLAN NE?
Türkiye’nin bugünkü çıkmazında bir siyasi söylem “doğru”ya yaklaşıyorsa, aynı anda dört şeyi yapmak zorundadır:
- Sorunu tanımlar – inkâr ya da polemikle değil, teşhisle
- Yol haritası verir – sloganla değil, mekanizmayla
- Kurumu işaret eder – kişilerle değil, sistem onarımıyla
- Bedelini söyler – herkese aynı anda müjde dağıtmadan
Bu dört madde yoksa; söylem ister iktidardan gelsin ister muhalefetten, gürültüdür.
GÜNCEL SÖYLEMLERİN TUTARLILIK SINAVI
Özgür Özel çizgisi:
Kapsayıcılık, kutuplaşmayı azaltma ve Meclis zeminine dönüş vurgusu.
Artısı:
Toplumsal barışı önceleyen bu dil, gerilim siyasetini geriletir.
Eksiği / risk:
Bu yaklaşım;
somut bir hukuk reformu, takvimli bir ekonomi programı ve cezasızlıkla yüzleşme olmadan “iyi niyet beyanı” olarak kalır.
Türkiye’nin sorunu sert dil değil; yumuşak bırakılmış boşluklardır.
Tam da bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir:
Muhalefetin ana aktörlerinden Özgür Özel’in, “Terörsüz Türkiye Komisyonu” kapsamında dile getirilen bazı önerileri, yalnızca tartışma yaratmamış; toplumun geniş bir kesiminde ciddi bir hayal kırıklığına yol açmıştır.
Sorun, Meclis’te bir konunun konuşulması değildir.
Sorun; ne konuşulduğu, ne zaman konuşulduğu ve hangi öncelikler görmezden gelinerek konuşulduğudur.
Bugün Türkiye’de;
- hukuk neredeyse askıya alınmışken,
- cezasızlık bir devlet pratiğine dönüşmüşken,
- ekonomi geniş halk kesimleri için bir hayatta kalma mücadelesine evrilmişken,
- eğitim sistematik biçimde ideolojik bir hatta sürüklenmişken,
toplumun hafızasında derin travmalar bırakmış başlıkların, yeterli açıklık, şeffaflık ve toplumsal mutabakat zemini oluşturulmadan gündeme taşınması;
bir yüzleşme iradesi değil, siyasi kopukluk ve sezgisizlik olarak algılanmaktadır.
Muhalefetin görevi, iktidarın açtığı her başlıkta bulunmak değildir.
Muhalefetin görevi, ülkenin gerçek önceliklerini savunmak ve yanlış zamanda açılan tartışmalara “dur” diyebilmektir.
Aksi hâlde, iyi niyetle sunulduğu varsayılan her öneri;
iktidarın yıllardır ustalıkla kullandığı korku ve kutuplaşma siyasetine yakıt taşımaktan başka bir işe yaramaz.
…ve bu tablo, ne demokrasiye hizmet eder
ne toplumsal barışa
ne de muhalefetin güvenilirliğine.
Recep Tayyip Erdoğan çizgisi:
“Reform yılı”, “istikrar”, “icraat” vurgusu.
Artısı:
Seçmene plan ve devamlılık hissi verir.
Eksiği / gerçeklik testi:
Reform kelimesi Türkiye’de artık ilerlemeyi değil, oyalamayı çağrıştırıyor.
Hangi yasa?
Hangi takvim?
Hangi bağımsız denetim?
Bunlar yoksa reform, PR’dır (kamuoyunu yatıştırmaya dönük bir algı yönetimi).
Devlet Bahçeli çizgisi:
İstikrar vurgusu ve erken seçim reddi.
Artısı:
Devlet devamlılığı söylemi kurar.
Eksiği / risk:
Eğer istikrar;
yoksulluğun,
adaletsizliğin,
cezasızlığın sürmesi demekse bu, topluma “katlanın” demektir.
DEM Parti çizgisi:
“Barış hukuku” ve demokratik dönüşüm vurgusu.
Artısı:
Barışı sadece güvenlik meselesi olmaktan çıkarır.
Eksiği / risk:
Toplumsallaşması için şeffaf, denetlenebilir ve herkesin güveneceği bir çerçeveye ihtiyaç vardır.
TEK ADAM REJİMİNİN AĞIR FATURASI
Bugün Türkiye’de:
- Yasama etkisiz,
- Yargı bağımlı,
- Denetim zayıf,
- Eğitim ideolojik,
- Ekonomi üretimsizdir.
Çünkü karar alma tek elde toplandığında, yanlışın durdurulacağı hiçbir mekanizma kalmaz.
Parlamentonun devre dışı bırakıldığı, kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kalktığı bir sistemde
ne hukuk bağımsız olabilir
ne ekonomi adil
ne eğitim özgür.
PARLAMENTER SİSTEM NEDEN HÂLÂ HAYATİ?
Parlamenter sistem bir nostalji değildir. Bir denge ve fren mekanizmasıdır.
- Yasama denetler
- Yürütme hesap verir
- Yargı bağımsızdır
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur:
Yanlışı durdurabilecek bir sistem.
Türkiye’nin bugün en çok kaybettiği şey, işte bu “dur” diyebilme kapasitesidir.
EĞİTİM: GELECEĞİN KAPATILAN KAPISI
Bir ülke;
- Eğitimi zorunlu ve ücretsiz kılmadan,
- Bilimsel ve laik müfredatı yeniden inşa etmeden,
- Öğretmeni güçlendirmeden
ayağa kalkamaz.
Bugün eğitim,
itaat üretme aracı hâline getirilmiştir.
Oysa eğitim, itaat eden kul değil; sorgulayan birey yetiştirir.
ÜRETİM OLMADAN BAĞIMSIZLIK OLMAZ
Tüketimle ayakta kalan ekonomi, yardımlarla ayakta kalan toplum yaratır.
Türkiye’nin çıkışı;
- Tarımda,
- Sanayide,
- Teknolojide
üretime dayalı bir modelden geçer.
Sadaka ekonomisi değil, üretim ekonomisi.
YENİ SİYASİ PROFİL – 10 İLKE
(Bir temenni değil, bir zorunluluk)
- Slogan değil, mekanizma
- Kişi değil, kurum
- Hukuk müzakere konusu değildir
- Ekonomi sadaka değil, haktır
- Şeffaflık vaat değil, zorunluluktur
- Güvenlik korkuyla değil, hukukla sağlanır
- Barış söylemle değil, eşit vatandaşlıkla kurulur
- Devlet hatayı inkâr etmez, düzeltir
- Eleştiri tehdit değil, denetimdir
- İktidar geçici, toplum kalıcıdır
Bu ilkeler;
hem iktidarın alışkanlıklarını hem muhalefetin konforunu bozar.
Bu ülkeyi bu hâle getiren şey yalnızca yanlış yapanlar değildir.
Yanlışı durduracak sistemi ısrarla kurmayan, doğruyu ise talep etmekten vazgeçen bir siyaset düzenidir.
…ve o düzen değişmeden, hiçbir isim tek başına kurtarıcı değildir.













