“Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını duyarsa insandır” Tolstoy
“Empati, başkasının duygularını anlama, bu duyguları anlama, paylaşma ve başkasının davranışlarının arkasındaki motivasyonu içselleştirebilme yeteneğidir. Duygusal zekanın temel öğesi olan empati, benlik ve diğer kişiler arasında bağlantıdır. Kişiler başkalarının deneyimlediğini bu şekilde anlayarak davranış gösterir. İnsanların başkalarının hissettiği duyguları anlamasını sağlayarak o kişinin yaşadıklarını hissederler. Başkalarıyla empati kurmak, duyguları düzenlemeye ve öğrenmeye yardımcı olur.
Sosyal Empati Yoksunluğu Mutluluğu Azaltır Mı?
Kültürel veya etnik bağlamda bizden farklı olan insanları anlamakta zorlanıyorsak ve bu kişilere karşı daha kısıtlı bir içgörümüz varsa sosyal empati yoksunu olduğumuzu düşünmemiz yerinde olacaktır. Hem kişilerarası hem de sosyal empati sosyal bağlarımızı kuvvetlendirmek için çok büyük önem taşır.
(SOSYAL EMPATİ – Başkalarını Anlama Sanatı Elizabeth A. Segal – Geniş Özet ve Çeviri / Uzm. Psk. Lamia Kalender Ergül)”
Yukarıdaki özetle aldığım pasajlar empati konusunda bilim insanlarının ortak düşünceleri.
Empati Başkalarını Anlama Sanatı
Gerek bireysel gerekse toplumsal olarak birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var. Her insan her toplumsal farklılık birbirinden mutlaka farklılıklar arz ediyor. Birbirimizi ötekileştirme yerine birbirimizi anlamayı seçmeliyiz. Birbirimizi anlamazsak, anlayamazsak hiç kimse huzur içinde yaşayamaz. Birbirimizi üstünlük yerine karşımızdakini anlayarak onların sorunlarını, uğradıkları haksızlıkları anlayarak sorunların çözülmesini sağlayabilmeliyiz.
Yazar Ahmet Altan 1995 yılında Milliyet Gazetesinde Kürtlerle empati kurulmasını içeren Atakürt başlıklı yazı yazdı. Bağımsız İnternet Gazeteciliğin ilklerinden olan BİANET’te yazıyı ve yazı hakkında açılan davayı içeren haberi buraya aktarıyorum
“Ahmet Altan Yazısına “Atakürt” Başlığını Attığında
Ahmet Altan Milliyet gazetesindeki köşesinde Atakürt başlıklı yazıyı 17 Nisan 1995’te yazdı. İfade özgürlüğü mücadelesi açısından anlamlı olan bu yazıyı “90’ların Hak Mücadeleleri” dizisinde yayınlıyoruz.
17 Nisan 1995 günü Milliyet gazetesinde Ahmet Altan‘ın “Atakürt” başlıklı köşe yazısı yayınlandı. 90’ların Türkiyesi bir kez daha ifade özgürlüğü sınavına tabi tutuluyordu ve yine sınıfta kaldı. Ufuk açıcı bir yazıydı ve beklendiği üzere birçok tartışmaya neden oldu. Ancak çıkan seslerin çoğunluğu Ahmet Altan’ın aleyhineydi ve milliyet gazetesi yönetimi yazılarına son vermek istedi. Gazetenin o yıllardaki Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Güldemir bu karara direndi ancak başarılı olamadı. Altan DGM’de yargılanıp 1 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Sonuçta kendisi de istifa etti. 90’ların gündemini sarsan bu yazıyı, tüm baskılara rağmen o yılların hak mücadelesi ruhunu anlatan iyi bir örnek olması nedeniyle “90’ların Hak Mücadeleleri” dizisinde yayınlıyoruz.
Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı…
Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı…
“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi…
Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.
Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık…
Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı…
Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık…
Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı…
“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.
İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.
12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı…
Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık…
Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?
Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?
Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.
Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:
Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?
Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.
Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?
Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.
Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?”
Kürtlerin ve Türklerin birbirini anlayabilmesi için gerçekten empatiye ihtiyac var.
Empati de bulunamayan toplumlar, birbirini ötekileştiren toplamlar haiine dönüşür ve kaybeden her iki toplum olur.
Tarihsel olarak Kürtler İran, Irak, Suriye ve Türkiye olmak üzere 4 parçaya ayrılmışlar. Belki de devleti olmayan halklardandır. Neden devlet olamadıklarının iç ve dış etkenleri vardır.
1-Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde Anadolu’da Ermeniler, Rumlar ve Kürtler vardı. Türkler ile Kürtlerin aynı dine sahip olması nedeniyle diğer topluluklara karşı birlikte hareket ettiler.
2-Osmanlı İmparatorluğu beylikler üzerine kurulmuş toplumdur. Kürtler Selçuklulardan sonra Osmanlılarla birlikte hareket eder ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürt Sancak Beyliği olarak anılır.
3-Yavuz Sultan Selim İran’a savaş açtığında Kürtlerden yardım ister Osmanlı Kürtleri İran Kürtleriyle iş birliği geliştirir ve Çaldıran savaşı kazanılır.
Osmanlılar çöküntüye başladığında Mustafa Kemal Atatürk Kürtlerle birlikte ülkede yabancı ülkelere karşı birlikte savaşırlar birlikte savaş kazanılır.
1921 Anayasasında muhtariyetler yer alır. Muhtariyetlerin sözcük anlamı özerklik.
https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1921-anayasasi/
1924 Anayasasında ise muhtariyetler kaldırılır ve isyanlar, idamlar, sürgünler başlar ve yıllarca Kürt yoktur söylemi geliştirilip. Kürtlerin varlığı inkâr edilir. Kürtler devletin tüm baskılarına rağmen kendi varlıkları için mücadeleye devam ederler. 1990’lı yıllara gelindiğinde ilk yasal partileri olan Halkın Emek Partisini kurarlar. Ve kurdukları her parti devlet tarafından kapatılır. Kapatılan partilerin isimleri sırasıyla bilginize aktarıyorum.
Halkın Emek Partisi
Demokrasi Partisi
Özgürlük ve Demokrasi Partisi
Halkın Demokrasi Partisi
Demokratik Halk Partisi
Demokratik Toplum Partisi
Barış ve Demokrasi Partisi
Halkların Demokratik Partisi
Devlet, bir taraftan yasal partileri kapatırken Kürt illerinde faili meçhul cinayetler durmak bilmiyor. Kürtlerin yaşadığı bölgelerin dışında Pervin Buldan’ın eşi ve çalışma arkadaşları İstanbul’da kendilerini polis olarak tanıtan kişilerce gözaltına alınıp Sapanca’da öldürüldüler. Peki, bu cinayetleri işleyenler yargı karşısına çıkarıldı mı? Hayır!
Faili meçhul cinayetleri rakamlar olarak ne kadar olduğunu merak edenler İnsan Hakları Derneği’nden öğrenebilir.
İstanbul Galatasaray meydanında her cumartesi günü Cumartesi anneleri faili meçhulleri soruyor ve olayların aydınlatılmasını istiyor. Devlet ise hiçbir şey olmamış gibi duymuyor. Neden?
Diğer taraftan ise AYM, AİHM kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş (Tanınan isim) ve arkadaşları olmak üzere birçok Kürt ve Türk cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyor.
Neden?
Yetkililerin keyfi uygulamalarına göre, kazanılan belediyelere kayyım atanıyor.
Neden?
Ülkemizde;
Evrensel hukuk neden yok?
Evrensel İnsan Hakları neden yok?
Sonuç olarak;
Kürtler parti kurar kapatılır.
Kürtler faili meçhule kurban gider. Yargı işlemez.
Kürtler gazete çıkarır havaya uçurulur. (Özgür Gündem gece yarısı bombalandı)
Kürtler seçimi kazanır kayyım atanır.
Kürtler milletvekili seçilir. Hemen fezleke düzenlenir milletvekili düşürülüp ceza evi yolu gözükür.
Sahi, Kürtler ne yapsın?
Bu nedenle gerçekten empatiye çok ihtiyacımız var. Başkalarının acılarını hissedebilmeliyiz, Seslerini duyabilmeliyiz.
Yoksa, Kürt ve Türk toplumu birlikte kaybeder.
Kazananlar ise Emperyalist ülkelerden başkası olmaz.













