bir gündem ve çoğu zaman da politik söylemlerin içinde kullanılan bir vaat alanı olarak karşımıza çıkar. Oysa kadın olmak, bir günün kutlamasına sığmayacak kadar karmaşık; bir bildirgede vaat edilemeyecek kadar derin ve bir sloganla anlatılamayacak kadar gerçek bir deneyimdir.
Toplumların kadınlara yaklaşımı çoğu zaman niyet ile gerçeklik arasındaki mesafede açığa çıkar. Kadın hakları seçim dönemlerinde görünürleşir, reform söylemleri güçlenir, eşitlik vurgusu artar. Ancak gündelik yaşamın pratiği, bu söylemlerin ne kadarının hayata geçtiğini sessiz ama güçlü biçimde gösterir. Kadın, yalnızca hak talep eden bir özne değil; aynı zamanda bu hakların uygulanmamasının sonuçlarını bedeniyle, psikolojisiyle ve yaşamıyla taşıyan kişidir.
Kadın haklarının tarihsel kazanımları, toplumun ilerleme kapasitesinin en önemli göstergelerinden biridir. Modernleşme sürecinde kadına tanınan haklar yalnızca bir özgürlük alanı değil; aynı zamanda bir zihniyet dönüşümünün sembolüdür. Ancak tarihsel kazanımların varlığı, onların kalıcı olduğu anlamına gelmez. Haklar unutulduğunda, normalleşmiş eşitsizlik hızla geri dönebilir. Bu nedenle kadın mücadelesi geçmişin bir başarısı değil, bugünün süreklilik gerektiren sorumluluğudur.
Toplumsal düzlemde kadın çoğu zaman iki uç arasında sıkışır: güçlü olması beklenen ama desteklenmeyen kadın ve itaat etmesi beklenen ama varlığıyla rahatsızlık yaratan kadın. Özellikle güçlü, özgün ve sınır koyabilen kadınlar “zor”, “yönetilemez” ya da “fazla” olarak etiketlenir. Oysa bu etiketler kadının problemli olduğunu değil, normların dar olduğunu gösterir. Kadının özgünlüğü bir tehdit değil; toplumun dönüşme kapasitesinin göstergesidir.
Kadının en büyük mücadelesi çoğu zaman dış dünyayla değil, kendisine öğretilmiş suçluluk duygusuyla olur. Fazla konuştuğu için, fazla güçlü olduğu için, fazla hassas ya da fazla bağımsız olduğu için… Kadın çoğu zaman var olmakla kabul görmek arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılır. Bu seçim zorunluluğu, görünmeyen ama derin bir yorgunluk yaratır.
Ancak kadın mücadelesinin en az konuşulan ve en incitici boyutlarından biri de kadının kadına yönelttiği şiddettir. Bu şiddet çoğu zaman fiziksel değildir; küçümseme, yargılama, rekabet, itibarsızlaştırma ve duygusal dışlama biçiminde ortaya çıkar. Toplumsal baskının yoğun olduğu yapılarda kadınlar birbirlerinin destekçisi olmak yerine, aynı sistemin içinde hayatta kalabilmek adına birbirlerini denetleyen aktörlere dönüşebilir. Bu durum bireysel kötülükten çok, içselleştirilmiş eşitsizliğin bir sonucudur. Kadın, maruz kaldığı yargıyı farkında olmadan başka bir kadına yönelttiğinde, aslında sistemin yükünü taşımaya devam eder. Oysa gerçek dayanışma, benzer yaraları taşıyanların birbirini yaralamasını değil, birbirinin iyileşme alanını korumasını gerektirir. Kadınların birbirine zarar verdiği bir yerde eşitlik değil, yalnızca yalnızlık büyür.
Buna rağmen kadın yalnızca mücadele eden değil, dönüştüren bir varlıktır. Aileyi, toplumu, ilişkileri ve hatta gelecek kuşakların değer sistemini şekillendiren görünmez bir etkisi vardır. Kadının güçlenmesi yalnızca bireysel bir kazanım değil, kolektif bir iyileşme alanıdır.
Belki de asıl mesele kadınların güçlü olması değil; güçlü olmak zorunda bırakılmalarıdır. Çünkü dayanıklılık çoğu zaman bir tercih değil, hayatta kalma stratejisidir.
Mart ayı bu nedenle bir kutlamadan çok bir hatırlatmadır. Kadının yalnızca var olmasının bile hâlâ bir mücadele olduğu gerçeğini hatırlatan bir durak. Kadının sesinin yükselmesi, toplumun gürültüsünü değil; adalet ihtiyacını gösterir.
Kadın meselesi bir günün gündemi değil, bir toplumun vicdan testidir. Ve bu testin sonucu yalnızca kadınların değil, insanlığın geleceğini belirler.
Dr. Bahar Zeynep Barut, Tüm yazılarım telif hakkı kapsamındadır. beyondtohuman.com













