Savaşları çoğu zaman güvenlik, strateji ve ulusal çıkar söylemleriyle konuşuruz. Oysa bu söylemler, çoğu zaman gerçeğin yalnızca üst katmanıdır. Altında ise çok daha tanıdık bir dinamik yatar: güç, kontrol ve kaynak hâkimiyeti.
Bugün dünya siyasetinde izlenen birçok agresif politika, yalnızca bir “güvenlik meselesi” olarak açıklanamayacak kadar karmaşık ve aynı zamanda açık bir biçimde sorgulanmayı hak ediyor. Özellikle Donald Trump döneminde sertleşen dış politika dili ve Benjamin Netanyahu yönetiminde sürdürülen askeri stratejiler, yalnızca bölgesel dengeleri değil; insani değerleri de ciddi şekilde aşındırmıştır. Bu politikaların yarattığı tahribat, yalnızca askeri değil; toplumsal ve psikolojik düzeyde de derindir.
Savaşın en görünmez ama en kalıcı etkilerinden biri, doğanın ve yaşam alanlarının sistematik olarak yok edilmesidir. Bombalar yalnızca binaları değil; su kaynaklarını, tarım alanlarını ve ekosistemi de hedef alır. Bu durum, yalnızca bugünü değil, geleceği de tahrip eder. Çünkü savaş, yalnızca insanı değil; yaşamın kendisini hedef aldığında, geride onarılması çok zor bir boşluk bırakır.
Bu noktada sormak gerekir: Bir coğrafyada yürütülen askeri faaliyetler gerçekten güvenlik amacı mı taşır, yoksa daha derin bir hâkimiyet arzusunun yansıması mıdır?
İran özelinde bakıldığında, dış müdahalelerin ve baskı politikalarının meşruiyeti uzun zamandır tartışmalıdır. Bir ülkenin iç dinamiklerine, kaynaklarına ve toplumsal yapısına dışarıdan yön verme çabası, modern dünyada çoğu zaman “jeopolitik strateji” olarak adlandırılsa da, özünde klasik bir sömürge mantığının güncellenmiş halidir. Bu yaklaşım, yalnızca sınırları değil; toplumların psikolojisini de işgal eder.
Ancak bu karanlık tablo içinde dikkat çeken bir başka gerçek daha vardır. İran halkının önemli bir kesimi, kendi yaşadığı baskı ve travmalara rağmen, Gazze’de hayatını kaybeden kadınlar ve çocuklar için sesini yükseltmekte ve açık bir empati göstermektedir. Bu durum, politikalar ile halkların vicdanı arasındaki farkı net biçimde ortaya koyar. Çünkü acıyı tanıyan toplumlar, başka bir acıya karşı daha duyarlı hale gelir.
Psikodrama perspektifinden bakıldığında burada önemli bir kavram öne çıkar: rol değişimi. İnsan kendini karşısındaki kişinin yerine koyabildiğinde, şiddetin dili zayıflar. Ancak güç odaklı politikalar bu rol değişimine izin vermez. Orada yalnızca taraflar vardır, insanlar değil.
Savaşın kadınlar ve çocuklar üzerindeki etkisi ise bu politikaların en çıplak sonucudur. Kadın, yalnızca hayatta kalmaya çalışmaz; aynı zamanda travmayı taşır, düzeni yeniden kurar ve çoğu zaman sessizce direnir. Çocuk ise henüz anlamlandıramadığı bir dünyanın içinde korkuyla büyür. Bu durum, yalnızca bireysel değil; nesiller arası bir kırılma yaratır.
Bugün geldiğimiz noktada savaş artık yalnızca silahlarla yürütülen bir mücadele değil; aynı zamanda psikolojik, ekonomik ve ekolojik bir yıkım sürecidir. Ve bu süreç, en çok savunmasız olanları hedef alır.
Bu nedenle mesele yalnızca kimin haklı olduğu değil; nasıl bir dünyanın inşa edilmek istendiğidir.
Eğer güç, vicdanın önüne geçmeye devam ederse, kazanan taraf olsa bile kaybeden insanlık olacaktır.
Ve belki de artık en net şekilde söylemek gerekir:
Bir coğrafyayı kontrol etmek adına onun insanını, doğasını ve geleceğini yok etmek; güvenlik değil, modern çağın en sofistike sömürge biçimidir.
Dr. Bahar Zeynep Barut
Tüm yazılarım telif hakkı kapsamındadır.
beyondtohuman.com











